Yazdır E-posta

"HALELUYA"  Bize Neler Oluyor?..  

Ses çıkaracak, gürültü yapacak insanlara duyulan ihtiyaç, eskisinden daha fazla dayatıyor kendisini. Çığlık atan bu insanlara minnet duyuyoruz ve duyacağız. “Siyaset Esnafları”ndan arta kalan onura ihtiyaç duymayan bu insanlar için utanmak geride, reddettikleri erkekliklerine rağmen artık imkansızdır. 

İnan Ulaş GEZİCİ

Herhalde duymuşsunuzdur, Türkiye Almanya’ya 3-2’lik bir skorla yenildi. Duymadığınızı mı söylüyorsunuz? Hadi canım!.. kim inanır buna. Oynadıkları en güzel maçtı ve yenildiler… Barış Yıldırım’ın bu sayfada yazdıkları geldi aklıma; “şeyleşme çabası”nın, kırmızı beyazlı ekip için her “şey”in üzerinde olduğu, oynanan oyunla görülebiliyordu. Sonuçta herkes duygulu ve mağrur bir yenilgiyle, yine “bir baltaya sap olamamanın” verdiği duyguyu bir arada yaşadı sanırım. Zira maç kaybedildi. Bizde kaybetmenin tek anlamı vardır; o da komplekstir. Şimdi kompleksliyiz, ama yine de güçlüyüz.  

Pekala yenilmek güzel bir sözcüktür, ama bunu kabul etmekle başlar; uluslararası futbol kuralları bir noktada bunu kabul etmemizi zorunlu kıldığı için minnettar olmak lazım. Zira, Almanya maçından sonra “yenildik ama ezilmedik” edebiyatı kavurmuştur sütunlarımızı.  

Ama ya kuralların olmadığı bu “dünya düzeninde” galibiyetin emperyal Amerika’ya ne kadar sadık olduğunuzla sınanması ne kadar “onur”ludur? Komşumuz tank paletleri altında ezilirken, geçiremediğimiz tezkerenin “acısını” yaşamak; diğer bir komşuya tecavüz naraları atılıyorken, “Ertuğrul Özkök” soğukkanlılığıyla(!), hangi taraftan olmanın daha akıllıca olduğuna kafa yormak ne kadar “onur”ludur?  

Süleyman Demirel, Mart tezkeresi meclisten geçmediği vakit; “benim tanıdığım Amerika bunun acısını çıkartır” demişti, hangi tarafta olduğuna atıf yaparaktan. Çuval olayıyla da haklılığına ince bir göndermede bulunmuştu. Ben de dahil olmak üzere herkes, bu ülkede Amerika’yı en iyi tanıyan kişinin Süleyman Demirel olduğunu kabul eder. Bunun böyle olmasında garipsediğimiz yadsıdığımız bir şey yok tabii ki, ama batı tarzı politik hayatı kopyalayan bu meclisin bir itirazı, en nihayetinde kafasına çuval geçirilen askerin buna bir itirazı olmalıydı. Zira, “Moskova uşağı” diye imha edilen solculara karşılık, açık taraf tutan Süleyman’a bir azar hediye edilmeliydi.  

Ama çarpık bir biçimde, Süleyman, haklı çıkmanın “onurunu” yaşamıştır; O’ki zamanında “yollar yürümeyle aşınmaz” demiş, ama “idealler, idamlarla engellenir”e kanmıştı. Ve akan kan Süleyman’ı ombdusman yapabilmişti. Süleyman, ombdusman olmanın verdiği dayanılmaz hafiflikle, akıl etmeye ve bunu dağıtmaya kendini muktedir hissederek, yorum yapmaya devam ediyor. 

Ertuğrul, Hrant’in katiliyle empati kuralı epey oldu. Örgütlü olmadığına, (ya da en azından kendi örgütünden olmadığına) delil olarak, katilin beresini ve silahını atmayıp, Trabzon’da kahvelerde hava atmak için sakladığına bizi inandırmaya çalışalı, bir seneden fazla oldu. Cinayet sonrası, sıcağı sıcağına, bu empati/sempati karışımı yazıyı yazmıştı. Simdi, az çok bu işin hiç de örgütsüz olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. O zamandan bu zamana Ertuğrul “ağabeyimizden” ülkenin halleri üzerine pek çok güzelleme okuduk, eğlendik, krizler geçirdik. Ertuğrul’un yanılma hadisesi bir yana, yorumlarıyla bir çileden çıkarma makinesi olduğunu, uzun zamandan beri görmüş/anlamış bulunuyoruz. O, “cephenin önü”nden yazmaya ve direktifler vermeye devam ederek unutturmaya ve saptırmaya var gücüyle uğraş ziyan etmektedir. Ziyan etmektedir ancak genel olarak başarılıdır da… Nasıl başarılı olmasın, en çok satan “milli” gazete onun elinin ve kaleminin altındadır.

Kalemi güçlü bir şeyhülislamdır ve her daim fetva vermeden edemez, zira memleket dört taraftan düşmanla sarılıdır. Ordunun son “toplum biçimlendirme” projelerinde yüksekle ihtimal, mütevazı fikirleri cirit atmaktadır. Zira o darbelerin tarafı olmakla gurur duyar ve “onur”undan hiçbir “şey” eksilmez. Çünkü bir sıradanlık halidir, ordu yaltakçılığı. Listede ordu tarafında yer almaktan onur duyar ve köşesinde bunu gösterir. Oysa köşesi bir toplum mezarlığıdır çoktan beri, defin işlemleri sürer her vakit sütunlarında. Azınlıklar “şımarıktır”, katiller, hava atmayı seven “çocuklar”dır, kendisi milliyetçidir, Ermeniler “reşit” olamayandır. Şımarık azınlıkların ezilmeleriyle eğlenir. Arkasında gidilecek ve yanında olunacak şahsiyetler “paşa”dırlar yalnızca. Başkaları umurunda değildir. Ve bundan “onur” duymaktadır.

Bize “onur” duyacak pek bir “şey” bırakmayan, nice sayamadığımız “ağabeyler” tarafından yıllarca, maçlardaki yenilgileri konuşmaya zorlandık.  Her şeyi ağır bir höykürme tonuyla kabullendirmeye alışan siyasetçilerle çevriliyiz. “Ananı da al git!” diyen bir baş mebus, hakkını isteyen köylüye “göz doyuran toprak”  ısmarlayan tarım bakanları, seçim kürsüsünden idam ipi sallayan muhalefetler… 

İşlerin Türkiye’de böyle yürümesine alışalı epey oldu. Artık bir artistlik yapılmayınca millet apışıp “iş yok” diyor “bu adamda”.  Ama ya bu ülkede banal olan bu şeylere “yabancı” olanlar.  

“Sosyalist Enternasyonal”in gelecek toplantısı öncesi öğrendiğimiz bir gelişme elbette “oha” sözcüğünü dememize gerek bıraktırmıyor, ama “yabancı” olmanın enayi saflığına gülmemize yol açıyor. Höykürmeye pek alışık Baykal ve “Sosyalist Enternasyonal” tertiplenmesi arasındaki diyalogdur, haberden aynen aktarıyoruz:

Almanya, Fransa ve İsveç'in 30 Haziran-2 Temmuz'da Atina'da yapılacak Sosyalist Enternasyonal toplantısında "CHP sosyal demokrat değil" diyerek CHP'ye yükleneceğinin ortaya çıkması kriz yarattı.  CHP lideri Baykal, "Böyle bir durumda toplantıya katılmam" resti çekti. Toplantıya kısa bir süre kalmasına rağmen Baykal'ın programının belirlenmemesi ve CHP liderinin geziye onay vermemesi krizi ortaya çıkardı.”

“Ha ha ha”, İnsanin bilmem neresiyle gülesi geliyor. Türkiye partileri, uluslararası diplomasiye, yeni ve ilginç formlarıyla, katkıda bulunmaya devam ediyor… CeHaPe, CeHaletPartisi olaraktan, cahil başkanlarının naraları altında, sosyal demokrasinin ilk koşulu olan diyalog teriminin ırzına geçme kararlılığını, dosta düşmana ilan etmekten çekinmiyor. Gerçekten bu cahiller partisi, bu haliyle bile oy almış olmanın verdiği (ki kendileri hükümet partisinin ardından ikincilikle şereflendirilmişlerdir, ordunun arkadan itmeleriyse hiç unutulmadan iade-i itibar edilmelidir) “onurla”, çok bilmiş tutumlarına devam etmektedirler. 

Allah bize bu “esnafları” reva görüyor. Ancak, tarih muhakkak not düşüyor. Bizim Zekeriya Beyaz’larımız, CIA kefilli, Yeşil Kart gönüllüsü Fetullah hocalarımız, “Toplumsal Mutabakat”a inanmayan eski cumburlar başkanımız, yolsuzluk yapmamayı beceriksizlik diye tanımlayan halkımız var. 

Ama umut veren bir gelişmeyi not düşmeden geçmemek lazım gelir. Hrant Dink’in katledilmesiyle, bir slogan gündeme oturmuş ve çok tartışılmıştır. Irkçıların imha ettiği Ermeni bir yurttaşı, “Hepimiz Ermeniyiz” diye sahiplenmişti kitleler. Büyük bir yaygara kopmuştu bunun üzerine. Ancak yaygarayı koparanlar, 1993’te, Solingen’de ırkçıların kundaklaması sonucu öldürülen Türk’ler için, yüz binlerce Alman’ın da “Hepimiz Türküz” diye slogan attığını unutmuşlardı. İnsani bir sahiplenme duygusunu kendi paranoyalarıyla eğip bükmeye ve yargılamaya çalışmak, yaptıkları yegane işti. 

Bu mantalitenin geçmişi 2. Dünya Savaşı’na dayanır. Alman şair, Pasteur Martin NIEMÖLLER, çok özlü biçimde şiirinde şöyle ifade ediyordu olanları:

“Önce komünistleri götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü komünist değildim.
Sonra sosyalistleri götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü sosyalist değildim.
Sonra sendikacıları götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü sendikacı değildim.
Sonra Yahudileri götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü Yahudi değildim.
Sonra beni götürmeye geldiler, benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Tecavüze uğrayıp, öldürülen İtalyan sanatçı Pippa Bacca için, ülkemizde olanaksız olarak görülen bir “şey” meydana geldi. Sayılarının azlığı yokluğunu önemsemeye bir an bile gerek duymadan, zira bir zihniyetin berrak meyveleri kendisini göstermesine hayranlıkla alkışlıyoruz. Ama içimizden şu söz geçmeden de yapamıyoruz; “ya rabbim, bize neler oluyor”! Bu maço ülkenin kimi erkekleri, attıkları şu sloganlarla, onur duymakla, utanç içinde yaşamanın nasıl birbirinden ayrıldığını göstermiş bulunuyorlar. 

“Tecavüz etmek erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!
Namus-töre bekçiliği yapmak erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ’
Öldürmek erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!
Homofobik olmak erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!
Hayatı ve sokakları kadınlara dar etmek erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ”
 

Ses çıkaracak, gürültü yapacak insanlara duyulan ihtiyaç, eskisinden daha fazla dayatıyor kendisini. Çığlık atan bu insanlara minnet duyuyoruz ve duyacağız. “Siyaset Esnafları”ndan arta kalan onura ihtiyaç duymayan bu insanlar için utanmak geride, reddettikleri erkekliklerine rağmen artık imkansızdır. 

Yine de esnaflarla, iç gıcıklama ve diş gıcırdatma mesafesinde, yan yana yaşıyoruz… Onların duyduğu ve gururlandığı “onur”dan pay almamak mümkün mü?     

 
< Önceki   Sonraki >