Yazdır E-posta
Üç İstanbul romanında İttihat ve Terakki

 

 

 

Bir romanın gücü, çağının en yakıcı sorunlarını en gerçekçi ve en yalın biçimde dile getirmesinden gelir… Mithat Cemal Kuntay’ın yazdığı Üç İstanbul romanı 1900’lerdeki Osmanlı İmparatorluğu’nu ve o dönemde ortaya çıkan İttihat ve Terakki’yi anlamak bakımından iyi bir kaynak.

 

 

Dilek YILMAZ

 

 

 

 

Osmanlı İçin Bir Umut

1900’lerin başı Aksaray’da küçük, dökülmekte olan yoksul bir ev… Evde gecenin ileri bir saatinde parolalarla içeri alınan insanlar… Altıncı kişi de içeri girdikten sonra toplantı başlar. Abdülhamit’in en baskıcı dönemleridir. Böyle bir toplantıda yakalanmanın sonu ölümdür. Perdelerin üzerine çarşaflar kapatılarak karartmanın yapıldığı odada, herkes lambanın çevresinde sessizce bir araya gelir. Bu yoksul evde İngiliz Sait Paşa'nın anılarını dinlemek için bir araya gelen altı kişi kulak kesilir Adnan’ın okuduklarına. Mithat Paşa'nın sürgüne gönderilişini anlatan bölümü dinlerken odadakilerde hüzün, umut, karamsarlık, yalnız bırakılmışlık duygusu… Hepsi bir aradadır. Sık sık Abdülhamit’e ve onun yönetimine sövülür. Toplantıda Tevfik Hoca, Hukuk öğrencisi Moiz, Dağıstanlı Hoca, Şair Raif, Direkler arası Dilaver, Fransızca öğretmeni Kadir vardır. Sabahın ilk saatlerinde onar dakikalık arayla evden ayrılanları yolculayan Adnan, Şair Raif’in yüzünde bir gözyaşının titrediğini görür…

 

Yazarın toplantıda bir araya getirdiği isimler, aslında Osmanlı’da ortaya çıkan zayıf da olsa, yüzünü yarına dönmeye çalışan yeni bir damarı temsil eder. Bu damarda Yahudi de vardır, Dağıstanlı da vardır, Selanikli de vardır, Türk de vardır… Bu toplantı imparatorluğun bir panoramasıdır… Yaşam deneyimi olmayan, yönetim deneyimi olmayan bu gençlerin Osmanlı’yı nasıl çağdaşlaştıracaklarının arayışıdır…

 

Batılı Gibi Görünür, Şark’ı Yaşar

Hidayet, Osmanlı imparatorluğunun devlet adamlarındandır. Evi biraz da Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi gibidir. Her çağdan, her dönemden ve üç kıtadan antikalarla doludur. Ama onun için en önemlisi şark odasıdır. Her gelen misafirin bir kere görmeden gitmediği şark odası, Osmanlı’nın yüzünün hala Doğu’da olduğunun bir işaretidir.

 

Hidayet, Cağaloğlu’ndaki antika eşyalarla döşenmiş konağına yalnızca özel insanları çağırır, konuklarında üslup arar. Hidayet konağını biraz da böyle konuklarıyla döşer. Bir kişi hem bir Avrupa dili bilir, hem Beyoğlu terzilerinden giyinir ve hem de padişaha söverse ona bir antika koltuk verir, kendi gibi insanları saraya ihbar eder. Kimse yokken Naima okur, ama konuklarını Plutarkos’la karşılar. Gündüz saraydan para alan, gece saraya söven, kırk kalıba giren bir insandır. Kendini Fransız devrimcilerinden prens Duc D’orleans’a, konağını da Fransız Devrimi’nin ilk devrimci kulüplerden olan Palais- royal’a benzetir. Adnan’ın Yıkılan Vatan isimli siyasi bir roman yazdığını duyunca ona da konağının kapılarını açar… Şark’ı yaşar, ama herkese Batılı gibi düşündüğünü göstermeye çalışır. Batılı olmanın, Batı’ya açılmanın çağı yakalamak olduğunu söyler, ama düşlerinde Şark’ı görür.

 

Memlekete Ağlamak için Yazar Olmak İsteyen Genç İdealist

Adnan, Üç İstanbul romanının kahramanı, arkadaşları Moiz ve Tevfik Hoca’yla birlikte hukuk fakültesinden yeni mezun olan, ama yazar olmak isteyen vatansever bir gençtir. Babasını 93 harbinde kaybetmiş, Aksaray’daki küçük evlerinde veremli annesiyle beraber oturmaktadır. O, yazar olmak istemektedir çünkü ne adliyede çalışmak, ne mahkemeye beğendirecek güzel sözler aramak Adnan’a göredir. O, ateşli bir idealisttir. Vatanın bugünkü durumunu romanında dile getirerek, üç kıtanın geniş meydanında insanları ayağa kaldıran sesle vatanın bugünkü durumuna ağlayacaktır. Ama ne zaman yazmaya otursa bir aksilik çıkar, yazma konusunda bir ilerleme kaydedemez. Ama içindeki bir his ona, bu romanını bitireceğini, memleketin sayılı yazarlarından biri olacağını söylemektedir…

 

II. Abdülhamit: “Korkak Padişah

Osmanlı öyle bir duruma gelmiştir ki, İmparatorluğun adı var kendi yoktur. Padişah II. Abdülhamit o dönemde herkesin eleştirdiği kişilerin başında gelir… Onu eleştirenler kendi adamlarından İttihat ve Terakkicilere kadar uzanan geniş bir yelpazededir… Onun korkak olduğunu imparatorluğun başında yer alan bir hükümdara yakışmayan davranışlar içinde olduğunu söylerler. Halk arasında konuşulanlara göre II. Abdülhamit önceden Rus çarından korkarmış. Sonra Rus Büyükelçiliğinden korkmaya başlamış. En sonunda da söylediklerine göre, Rus Büyükelçiliğinde çalışan çevirmenden korkmaya başlamış. Onun korkaklığını anlatmak için daha ne hikayeler uydurulmuyor ki, sahilden korkuyor, kalem sesinden, ayak sesinden, gazeteden, reçeteden korkuyor. Hafiyesinden, çocuklarından, karısından korkuyor II. Abdülhamit…

 

Adnan da II. Abdülhamit’i korkak bulanlar arasındadır. Ona göre, II. Abdülhamit sağ kaldıkça Osmanlı İmparatorluğu masrafsız batacaktır; Avrupa para ve asker harcamayacaktır; onun için bizi bölmüyorlardır.

 

Padişah II. Abdülhamit’i eleştirenlerdeki genel yargı, II. Abdülhamit’in tahta oturmak için değil de, evde oturmak için dünyaya geldiğidir. Yalnızca onu değil, hükümetini de eleştirmekten geri kalmazlar. Maliye bakanı var ama bütçesi yoktur. Amiralleri var ama donanması yoktur.

 

Böylesine güçsüz, böylesine yokluk içindedir Osmanlı İmparatorluğu…

 

Sürgünden İktidara…

Adnan avukatlık yapmaz. Hidayet’in önerileriyle Maliye Bakanının kızı Süheyla’ya edebiyat, Erkanıharb müşirinin kızı Belkıs’a tarih dersi vermeye başlar. Aksaray’ın karanlık sokaklarından Boğaziçi’ne büyük konaklara uzanan Adnan, bu büyük evlerde çok yabancı hisseder kendini. Başka bir yaşama, asla ulaşamayacağını düşündüğü bir yaşama açılmıştır kapıları. Yazar 1900’ların İstanbul’unda kendine bir yol çizmeye çalışan Adnan’ı, Adnan’la birlikte yıkılmakta olan bir İmparatorluğun can çekişmesini gösterir bizlere. Tam bir geçiş dönemidir. O annesinin verem ilaçları için para denkleştirmeye çalışırken, konaklarda gördüğü gösteriş karşısında şaşkına döner.

 

Bu arada İttihat ve Terakki Cemiyetinin İstanbul’daki bir numaralı adamı olur. İhbar edilir, tutuklanır. Bir süre İstanbul’da cezaevinde kaldıktan sonra Trablusgarb’a sürülür. Ancak 10 Temmuz’da II. Meşrutiyet’in ilanıyla beraber İstanbul’a döner.

 

Artık Adnan’ın partisinin iktidarda gücü hissedilmeye başlanır. Adnan bakan olmaz, hükümette yer almaz, ama cemiyette güçlü bir ağırlığı vardır.

 

10 Temmuz Ve Getirdikleri…

Meşrutiyet,  10 Temmuz’da ikinci kez ilan edilir. Halk sokakları hürriyet çığlıklarıyla doldurur. Adnan, iş avukatlığı yapmaya başlar. Cemiyetin önde gelen adamlarından olur. Kendini hiç zorlamamasına karşın yazıhanesi sürekli doludur. Eminönü’ndeki yazıhanesine çiftlik kadar, saray kadar, memleket kadar büyük davalar gelir. Birisine gülümsemesi, birisi için “bizim” demesi, o kişiyi elçi, vali, müsteşar yapar. Hükümette resmi bir görevi yoktur ama, yabancı elçiler onu her bayramda kutlamaya gelirler. Hariciye’de, Dahiliye’de, Maliye’de işi olanlar oralara gitmez, Adnan’ın konağına gelir. Kısaca Adnan hükümettir artık…

 

Adnan yalnızca hükümet değil, aynı zamanda zengindir de. İstediği şey hemen elde edecek kadar… Bir süreden beri açlara, sanki bir tiyatro salonunun locasından bakıyordur, tıpkı bir oyun seyreder gibi. Ülkenin sorunlarına yabancılaştırır. 10 Temmuz, idealist ve devrimci genci, zengin bir sonradan görmeye dönüştürür. Deneyimsizliğin getirdiği bir toylukla iktidar ilişkileri içinde kaybolmak, ufku yalnızca ilan edilen Anayasa’nın korunmasıyla sınırlı tutmak Adnan’ı değiştirir. Adnan artık memleketin yıkımına çok uzak bir noktadan bakıyordur. Bu uzaklık öylesine büyük bir mesafeye dönüşür ki Adnan, Çanakkale’den gelen balya balya genç ölüleri uzaktan seçemez hale gelir.  Bu ölüler sanki Çanakkale’den değil de, Çin’den geliyordur. O kadar uzaktır ülkenin yıkımlarına.

 

Aksaray’daki o yoksul evde perdelerin üstüne çarşaf sererek lambanın ışığında okudukları İngiliz Sait Paşa'nın anıları… Bir düş kadar uzakta kalır. Adnan’ın o yoksul evinde bir araya geldikleri Şair Raif’le ve Dağıstanlı Hoca'yla diyalogu yok denecek kadar azalmıştır. Moiz, Tevfik Hoca zaten Adnan’la aynı yolun yolcusudurlar. Adnan bu süreç içinde Şair Raif’le Dağıstanlı Hoca'nın kendisine karşı mesafeli davranışlarını son derece haksız bulur. Dağıstanlı Hoca'nın, Adnan’ın İttihat ve Terakki’ye katılsana sözlerine verdiği cevap, bir milliyetçilik eleştirisidir aynı zamanda. “Beni cemiyete alıp ne yapacaksınız Adnan? Cennete de gitseniz, cehenneme de, ben sizin yanınızdayım. Ama ben numaralı vatanperver olamam…” Şair Raif zaten Adnan’la görüşmemekte, Adnan evine geldiği zaman da kendine yok dedirtmektedir. I. Paylaşım Savaşı’ndan sonra, ülke elden gidiyor demek için Adnan’a gitmek isteyen Dağıstanlı Hoca’ya, Şair Raif, “nereye Hoca, hala mı görmüyorsun, Adnan 10 Temmuz’da öldü” sözleri 10 Temmuz’un Adnan’ı ne hale getirdiğinin bir ifadesidir.

 

İttihat ve Terakki’nin İki Düşmanı…

Adnan’ın İttihat ve Terakki’si II. Meşrutiyeti başarıyla gerçekleştirdikten sonra toplumda yeterli otoriteyi sağlar. Saygın bir güç olur. Durum, İttihat ve Terakki’nin isterse hemen iktidara gelebileceğini göstermektedir. Ama İttihat ve Terakki bunu yapmaz. İktidarı işbaşındaki kabineye bırakarak, kendisine Anayasa’yı koruyan denetleyici bir komisyon göreviyle sınırlar. İktidarı paylaşır ama tek başına iktidara gelmeyi düşünmez.

 

Dağıstanlı Hoca, Adnan’ın gerçekliği iyi göremediğini düşünür. Adnan’a göre, İttihat ve Terakki’nin en büyük düşmanı II. Abdülhamit’tir. Oysa Dağıstanlı Hoca, onların en korkunç düşmanının Fatih’teki yobazlar olduğunu düşünür. Adnan, hükümetin gücünün yanında sarığın lafı olamayacağını düşünür, ona göre bir jandarma bin softayı önüne katar. Dağıstanlı Hoca, Adnan’ın kesinlikle yanıldığını düşünür. Ona göre hükümet kuvvet değil, aracıdır. Dağıstanlı’ya göre asıl kuvvet bir düşünceyi temsil edenlerdir. II. Abdülhamit, 33 yıl iktidarda kalmışsa bunu sarığa sırma takarak, gericiliğe maaş vererek başarmıştır… Yobazların toplum içinde çok ciddi bir ağırlıkları vardır. Genç İttihatçıların göremediği budur. Onlar yobazların gücünü küçümsüyorlardır.

 

Adnan, Hoca’nın kendi zenginliğini kıskandığını düşünür, ama bir yandan da söyledikleri kafasını karıştırıyordur. Hoca, İttihatçıların ikinci düşmanlarının kendileri olduğunu söyler. Bu Adnan’ı hem şaşırtır, hem güldürür. Dağıstanlı’ya göre, İttihatçılar halkı düşünceler yönetiyor sanıyordur. Hoca’ya göre,  halk kafasıyla değil, gözleriyle düşünür. Bundan dolayı yığınları rahatsız etmemek için eski ceketlerini çıkarmamaları, eski evlerini değiştirmemeleri gerekir. Adnan, hocanın söylediklerine katılmaz. Hoca’da Adnan’ın Aksaray’daki evini bırakmamasının onun için daha iyi olacağını söyler. Hoca’ya göre halk, İttihatçıların yaptıkları devrimlere yeniliklere değil, evlerinin kaç katlı olduğuna, kaç tane elbiseleri olduğuna dikkat edecekler…

 

Her Dönem Gemisini Yürütenler…

Abdülhamit’in tahta tek başına olduğu dönemde iktidarın bir parçası olan, Hidayet ve konağının şaşmaz konuklarından Eski Sivas Valisi Hacı Hulusi Paşa, Mısırlı Prens Hasan, II. Meşrutiyet’ten hemen sonra kızmaya başlarlar. Kızarlar çünkü, II. Abdülhamit döneminde ellerinin altında bulunan olanakları henüz bu dönemde oluşturamamışlardır. Hidayet “hürriyet yok" diye bağırır. Mısırlı Prens Hasan, “bu memlekete istiklal ne kadar uzak” diye söylenir. Hacı Hulusi Paşa da “çocukların eline kaldık” diye inler. Onlar, her dönem iktidarın ortaklarıdır. Tepedekilerin düşüncesi onlar için belirleyici değildir. Onlar için önemli olan gemilerini yürütmektir.

 

Geçiş Döneminin insanı

Üç İstanbul romanının en karakteristik tiplerinden biri Sakallı Vasfi’dir. Sakallı Vasfi II. Abdülhamit döneminde Adnan’ı İttihatçı olduğu için ihbar eder. Sonra başkalarının ihbarı da gelir Adnan’ın arkasından. O, ihbarcılığı meslek edinir.

 

II. Meşrutiyet ilan edildikten sonra sokaklarda hürriyet sloganları atanlar arasında o da vardır. Bir süre sonra kahvelerde, sokaklarda İttihatçıların propagandasını yapmaya başlar. Halkın başına Meşrutiyetçi kesilir. Nelerden söz etmiyordur ki söylevlerinde; Namık Kemal’in sakalından, Mithat Paşa'nın Arap gömleğinden, Ahmet Rıza’nın yamalı ceketinden… Söylediği şeyleri inandığı için değil, bir geçim kapısı gördüğü için söylüyordur. Konuşur, konuştukça göğsü yalan yuvasına döner…

 

Vasfi, bir süre sonra kıçından kabaran tabancayla küçük bir cephaneliktir artık. Dönemin en hızlı İttihatçılarından olur. O sokakta yürürken insanlar ondan kaçar, kapıların arkasına sığınırlar. O, insanları ve evleri ikiye böler. Bunlar namussuz, bunlar namuslu diye. Sakallı Vasfi sessizce Sofular Mahallesinin devrimcisi olur. Cüppeyi çıkartıp ceket giyer. Poturu çıkartıp, ayakkabıları geçirir ayağına. Sakalı, çeneden aşağı uzanır.

 

Sakallı Vasfi’yi Partinin merkezinde sürgünden döndüğü gün gören Adnan, “ya bu adam Sakallı Vasfi değil, ya burası İttihat ve Terakki değil” diye düşünür.

 

Günler geçer Sakallı Vasfi partide eskir. Gülerken, konuşurken dahası selam verirken onun İttihat’ın adamı olduğu her davranışından belli olur.

 

At izinin it izine karıştığı bu dönemde istibdatın ihbarcısı, II. Meşrutiyet’te yolunu bulmuştur… Karısı Melahat ise şaşkınlığını gizlemiyordur, “hukuktan çıktığından beri doğru düzgün bir kitap kapağı açmayan kocası nasıl oluyor da memleketi parmağında oynatıyordur…”

 

Kaçınılmaz Son…

Yıllar birbirini kovalar. İttihatçı Adnan’ın da bayram kabulleri tıpkı Hidayet’in bayram kabullerine benzemeye başlamıştır. Yalnızca bayram kabulleri değil, O, her şeyiyle yavaş yavaş Hidayet’e benzemeye başlar. Önceden Hidayet’in konağında bir araya gelenler şimdi Adnan’ın taş konağında toplanır.

 

Adnan’ın salonunda yeni insanlar da vardır. Bu yeniler, Talat ve Cemal’in olmadığı yerlerde cemiyete muhaliftir. Adnan’ın konağı sanki bir tiyatro sahnesi gibidir. Bu aktörler sahnede edebiyat, bilim, politika oynarlar. Adnan’da bu yenilerin önünde ülkeye acıdıkça, servetinin temizlendiğini düşünür. Arındığını hisseder. Çoğu zaman da İttihat ve Terakki’yi ikiye bölerek, kendini temiz tarafa koyarak, diğer tarafa söver. Gençliğinde ülkenin durumuna ağlamak için, roman yazmayı düşünen, sürgünleri, ölümleri göze alan genç idealist gider. Yerine evindeki salonunda konuklarıyla ağlamayı yeterli gören Adnan gelir. Acemi, çok acemi bir Hidayet’e dönüşür Adnan.

 

Belkıs, Özentili Batılılaşmanın Simgesi…

Adnan 10 Temmuz’dan sonra, hastalıklı bir ruh haliyle sevdiği Belkıs’la evlenir. Belkıs Adnan’ın tarih dersi verdiği öğrencisidir. Genelkurmay Başkanı'nın kızıdır. Avrupa’da eğitim görmüş, Fransızca’yı ve Almanca’yı anadili gibi konuşan Osmanlı’yı ve Osmanlı kültürünü küçümseyen bir kişidir. Çok güzeldir. Ve güzel olduğunun fazlasıyla farkındadır.

 

Adnan, Belkıs’ı ilk gördüğü günden beri, ona hastalık derecesinde tutkundur. Evli olan Belkıs’ın bir gün kendisinin olacağının hayalini bile kurmaz. Belkıs, hayalini bile kuramayacak kadar ulaşılmazdır Adnan için. Yalnızca evli olduğu için değil, hem kendisine karşı mesafeli tutumundan, hem de kendisini Belkıs’a yaraşır görmemesinden…

 

II. Meşrutiyet’ten sonra, Erkanıharb Müşiri sürgüne gönderilir ve ortaya “ödenmemiş” bir sürü borç çıkar. Belkıs da alıştığı rahat yaşamı sürdürebilmek için Adnan’la evlenmeyi çözüm olarak görür. Adnan onun istediği biçimde yaşaması için bir araçtır yalnızca, başka bir işlevi yoktur bu evliliğin. Buna karşın, Belkıs çoğu zaman katlanamaz Adnan’a. Çünkü Adnan Belkıs istediği anlamda ne giyinmeyi, ne yemek yemeyi, ne konuşmayı becerebiliyordur. Oysaki bilmem kaç kuşaktan beri zengin bir aileden olan Belkıs için bunlar, soluk almak gibi doğal davranışlardır.

 

Yemek yerken ikisi de sessizdir. Ama birisi gümüş kaşığı öperken, diğeri emiyordur. Fransızca konuşurken Belkıs kuşlar gibi şakırken, Adnan Fransızca sözlüğü gibidir. Belkıs’ın yanında Adnan da kendini beğenmez. Aynı yatakta bile aralarında büyük bir uzaklık vardır. Belkıs genç adama bir yabancı gibi davranır, her fırsatta onu sevmediğini Adnan’a hissettirir.

 

Belkıs verdikleri ziyafetlerde Adnan’ın giysilerini beğenmez. Adnan’ı giydiği elbiseleri benimsemediği için aşağılar. Adnan’a göre de kendi de elbiseleri kadar yenidir. Ceketinin içi boş gibi durması, belki de bu yüzdendir diye düşünür.

 

Belkıs yalnızca Adnan’dan değil, eve gelen diğer İttihat ve Terakkicilerden de rahatsızdır. Genç kadına göre bunlar, ayak ayak üstüne atmaktan utanır. Otururken ellerini koyacak yer bulamaz, ilk önce havada tutar, sonra sıkılgan bir şekilde ceplerine yerleştirirler. Belkıs, onların taşra kokan bu terbiyelerinden rahatsızdır.

 

Yeni; Geçmişi Yoksa, Başa Bela…

Adnan ne kadar uğraşsa yeniyi bir türlü eskitemez. Bunun için konağa bile Rönesans döneminin eşyalarını alır… Ne kadar çabalasa da Belkıs’la ilişkilerinde bu “yeni” olmak bir duvar gibi aralarına girer. Çünkü yeni olan Adnan’ın kendisidir. Adnan bu durumuyla sahneye yeni çıkmış acemi aktörler gibidir. Ve kendisi on yıllar öncesinden sahneye çıkmış, bu konuda bir hayli deneyim kazanmış Belkıs’a kabul ettirmesi çok zordur.

 

Belkıs için yeninin hemen arkasında gizlenen, Adnan’ın Aksaray’daki yoksul evde, tek takım elbiseyle dört mevsimi geçirmesidir. Yoksulluğu, parasızlığıdır… Belkıs’ın unutmadığı budur. Adnan ne yaparsa yapsın, o Belkıs’ın gözünde Aksaray’da yoksul evdeki veremli annesine öğretmenlik yaparak bakan insandır. Bir paşa kızı olan Belkıs’ın hiç katlanamayacağı şey de bu yoksulluk, bu alt tabaka yaşantısıdır.

 

Savaş Zenginleri

Adnan’ın Belkıs’la evlendiğini duyan, eski öğrencilerinden maliye bakanının kızı Süheyla genç adama bir mektup yazar. Adnan’a aşık olan ve genç adamı unutamadığı için başarısız bir evlilik yapan Süheyla’nın, Adnan’a yazdığı mektup aynı zamanda II. Meşrutiyetin eleştirisidir.

 

İmzasız gönderdiği mektupta Adnan ve Adnan gibileri artık tanıyamadığını söyler… Tanıyamadığı yalnızca Adnan değil, o II. Meşrutiyet’i de tanıyamamaktadır artık. Parayı, çıkarı bilmeyen Adnan’ın o onurlu yüzü nereye gitmiştir… O temiz, o toy yüzler nereye gitmiştir? Birinci Paylaşım Savaşı’nın cephe gerisinin neden bu denli bir sarrafa ya da bir bakkala benzetildiğini sorar Süheyla… Ona göre memleket savunması nasıl bu denli çirkinleştirilmiştir…

 

I. Paylaşım Savaşı bir yanda yoksulları daha da yoksul yaparken, bir yanda da savaş zenginlerini ortaya çıkartmıştır. Bunlardan biri de Adnan’ın hukuktaki arkadaşlarından Moiz’dir. Savaş, sanki büyülü bir değneğiyle Moiz’e dokunmuş onun dişlerini tırnaklarını bembeyaz yapmış, yoksulluğun gölgesini silip atmıştır. Sarı dişler, siyah tırnaklar savaşın kanıyla temizlenmiştir. O yoksul Yahudi genci gitmiş, savaşta ölenlerin üzerinden karaborsa yapan, insanları rakamlardan ibaret gören bir insan gelmiştir.

 

Cephelerde 19 yaşına henüz girmiş askerler tabur tabur ölürken, savaş kendi zenginlerini yaratmış, kimi uyanıklar ölen gençlerin bedenini paraya dönüştürmüştür… Moiz de bunlardan yalnızca birisidir...

 

İsdibdatta Hidayetin evinde toplananlar, Meşrutiyette Adnan’ın evinde toplananlar, mütarekede savaş bu zenginlerinin salonunda bir araya geliyorlardır.

 

Adnan’ın Kalpağı

I. Paylaşım Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sürecinde gelişmeleri İstanbul’dan izlemekle yetinen İttihat ve Terakkicilerin temel kadroları, işgalci devletlerle antlaşma imzalanınca tutuklanır. Kimileri kaçar, kimileri saklanır. Savaş onlar için tam bir yenilgidir. Çağa ayak uyduramayan Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, yerine Genç Cumhuriyet kurulmuştur.

 

İngilizler, Malta’ya sürdükleri İttihatçıları serbest bıraktıkları zaman Adnan da saklandığı yerden çıkar. Önceden adım başı selam alan Adnan’a şimdi kilometreye bir selam düşmüyordur. Eski servetinden de geriye bir şey kalmamıştır.

 

İlk olarak Belkıs bırakır Adnan’ı. Adnan da bu süreçte Ankara’da yeni kurulan genç hükümetten çağrı bekler. Beklediği çağrı bir türlü gelmez. Oysa o kalpak bile almıştır. Evin en gizli yerine saklar kalpağı. Çağrıyı bekler. Günü gelince o kalpağı kullanacağını düşünür. Sürgüne gönderilen Erkanıharb Müşirinin, İttihatçilerin kendisine görev için çağrı yapacağını düşünmesi gibi. Ya da padişahın bir numaralı adamı olan Hidayet’in İttihat ve Terakki’nin II. Meşrutiyet’i ilan ettikten sonra kendisini Şehremini yapacaklarını düşünmesi gibi…

 

Adnan bekler, bekler… Ama Genç Ankara hükümetince anımsanmaz. Adnan, annesiyle aynı kaderi paylaşarak veremden ölür. Geriye ikinci evliliğini yaptığı Süheyla’dan Salim adlı bir çocuk bırakarak…

 

Süheyla, romanın sayılı olumlu kadın karakterlerinden biridir. Süheyla ve Salim, Adnan’ın yaşamı boyunca yaptığı birkaç iyi şeyden biridir. Yazar, her ne kadar Adnan’ı veremden öldürse de; Salim’in Süheyla gibi “iyi” bir kadının çocuğu olması, bize yarından umutlu olduğunu gösteriyor. Adnan’ın geçiş döneminin insanı olarak trajik bir yaşamı ve sonu olur. Ama doğan çocuk gelecek güzel günlerin habercisidir.

 

Batı Karşısında, Adnan Ve Diğerleri…

Adnan, Belkıs karşısında eziktir. Bu ezikliği onun aynı zamanda daha önceki süreçteki toplum içindeki konumuyla da ilgilidir. Belkıs’ın romanda temsil ettiği şey Batı özentili davranıştır. Adnan hem geldiği sınıftan, hem de Belkıs’ın kişiliğinde Batıya duyduğu hayranlıktan dolayı o, Belkıs’ı aşamaz. Ona yenilir. Adnan’ın Belkıs’ta yenildiği nokta; kimliğini, kültürünü yok sayacak derecede Batı hayranlığıdır. Bu hem Adnan’ın, hem de diğer İttihat ve Terakkicilerin zayıf yanıdır.

 

Dönem bakımından, çağdaşlaşmak için model alınacak en yakın coğrafyalardan biri Batı’dır. Ama İttihatçıları oluşturanlarda kültürel bir altyapı ekonomik bir altyapı yoktur ve bir yönetme geleneğinden gelmiyorlardır. Bundan dolayı da Avrupa, onlarda olumlu yanının yanı sıra olumsuz yanıyla da kabul görür. Belkıs’ın abartılı tüketimine, kendini hor gören davranışlarına hayır diyemeyen Adnan, aslında Batı’ya hayır diyememiştir. Batı’yı eleştirememiş, ona karşı ezik davranmıştır. Adnan’ın, Belkıs karşısındaki duruşu aslında İttihatçıların Batı karşısındaki duruşudur.

 

Nesneleşen Kadın…

1900’lardaki İstanbul’un anlatıldığı romanda dikkat çekici bir noktada Genç İttihatçı Adnan’ın kadınlarla kurduğu ilişki biçimidir. Adnan önüne gelen kadınla beraber olur. Daha doğrusu romandaki kadınların büyük çoğunluğu Adnan’la beraber olur. Her sınıftan kadın vardır bu uzun listede… Fransızca öğretmeninin eşi Zehra, Macide, Filareti, Raşel, Polikseni… Tabii bunların dışında birinci eşi Belkıs ve ikinci eşi Süheyla.

 

Romanda İttihat ve Terakkici Adnan ile, II. Meşrutiyet süreci anlatılırken, buna paralel olarak Adnan’ın kadınlarla geliştirdiği, ikinci sınıf pembe dizilere taş çıkartacak ilişkisi gözler önüne serilir. Adnan hep aranan, istenen, arzulanan erkektir! Hiç yalnız kalmaz. Çevresinde her zaman az ya da çok kadın vardır. Ve romanda kadınların üstlendiği rol çoğunlukla Adnan’la, deyim yerindeyse yatmaktır. Üç İstanbul’da, diyebiliriz ki kadınların başka bir işlevleri yoktur. O dönemde, kadına biçilen rol yalnızca yatakla sınırlıdır. Bu biraz da Üç İstanbul romanının yazarının bakış açısıdır. Sonuçta yazar, ne yazarsa kahraman onu yapar.

 

Eserin Zayıf Noktası: Zorlama Kararlar…

Bir romanın gücü, çağının en yakıcı sorunlarını en gerçekçi ve en yalın biçimde dile getirmesinden gelir… Mithat Cemal Kuntay’ın yazdığı Üç İstanbul romanı 1900’lerdeki Osmanlı imparatorluğu’nu ve o dönemde ortaya çıkan İttihat ve Terakki’yi anlamak bakımından iyi bir kaynak. Yazar, İttihatçıları anlatırken son derece yalın ve gerçekçi. Ama tek tek karakterlerin çözümlenmesi söz konusu olduğunda, yazarın son derece zorlama yaklaşımlara da tanık oluyoruz.

 

Örneğin Belkıs karakteri… Belkıs, Adnan’dan ayrıldıktan sonra bir Rus prensiyle evlenir. Ancak bu Rus prens uyuşturucu kullanmaktadır. Prensin durumu da tıpkı Adnan gibi gün geçtikçe kötüye gider. Öyle ki, konaklarda bir eli yağda, bir eli balda büyüyen Belkıs, Beyoğlu’nda karanlık ve ucuz bir daireye taşınmak zorunda kalır. Belkıs’la prensin arası gün geçtikçe bozulur. Ama çok güzel bir kadın olan, lüks yaşam tutkunu olan Belkıs’ın neden prensi bırakıp başka birisiyle beraber olmadığına ilişkin bir nedenselliği rastlayamayız. Belkıs Beyoğlu’nda prensle yoksul bir yaşam sürmesinin bir nedeni yoktur. Bu romanın gerçekçi olmayan yanıdır.

 

Yazar, okuyanlara ders olsun der gibi Belkıs’ı cezalandırma yoluna gittiğine tanık oluruz. Sonunda Belkıs intiharla yaşamına son verir. Belkıs’a, yani romanın önemli kahramanlarından birine yazarın mesafeli yaklaşamaması, romanı güçsüz yanlarından birini oluşturur.

 

Diğer yandan da, romanda Adnan’ın annesinin, Adnan’ın, Macide’nin, Raşel’in, Cevat’ın… vs verem olması da rastlantı sınırlarını biraz zorluyor. O dönemde verem, henüz tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir hastalık olabilir. Ama bu kadar çok roman kahramanının vereme yakalanması, Fransızca öğretmeni Kadir’in kanserden ölmesi, Süheyla’nın babası Maliye Bakanının kalpten ölmesi… Bunlar romanın gerçekçi yanını zayıflatan, yazarın karakterleri için verdiği zorlama kararlardır.

 

Öte yandan yazarın roman içinde çokta işlevli olmayan bir sürü karaktere yer vermesi, romanın okunmasını güçleştirdiği gibi, onun gerçekçi yanını zayıflatan bir unsura da dönüşüyor.

 

*Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay, Oğlak Yayıncılık, İstanbul, 1988, 6. baskı 2007

 
 
< Önceki   Sonraki >