|
Uygarlığın eksik ritmi Pervin Erbil tarafından kaleme alınan ‘Kibele’den Pandora’ya, Kadının Tarihsel Yenilgisi’ yalnızca kadının değil, mülksüz sınıfların da yenilgisinin tarihsel arka planınının özlü bir açıklanışıdır. İnsanlığın uygarlaşma serüveni ile iktidarın oluşum sürecinin özdeşliğini vurgulayan bu çalışma, üretim aletlerinin mülkiyetini eline geçirenlerin kadınları ve mülksüzleri baskılarken, inanç sistemindeki değişikliklerle yedeklenip yeni bir iktidar gücüne dönüşümünü, cins ve sınıf ayrımındaki kökleşmeyi ve zor’un kullanımını tekeline alan devletin ortaya çıkışını gözler önüne seriyor. Sait ÇETİNOĞLU “ Anlatılan senin hikayendir" Karl Marx Pervin Erbil tarafından kaleme alınan ‘Kibele’den Pandora’ya, Kadının Tarihsel Yenilgisi’ yalnızca kadının değil, mülksüz sınıfların da yenilgisinin tarihsel arka planınının özlü bir açıklanışıdır. İnsanlığın uygarlaşma serüveni ile iktidarın oluşum sürecinin özdeşliğini vurgulayan bu çalışma, üretim aletlerinin mülkiyetini eline geçirenlerin kadınları ve mülksüzleri baskılarken, inanç sistemindeki değişikliklerle yedeklenip yeni bir iktidar gücüne dönüşümünü, cins ve sınıf ayrımındaki kökleşmeyi ve zor’un kullanımını tekeline alan devletin ortaya çıkışını gözler önüne seriyor. İnanç sistemleri içindeki unsurları toplumsal yaşam biçimlerinin birer yansıması olarak ele alan Erbil’e göre, Geç Neolitik (İÖ. 3000) öncesi dinsel düşüncede tanrılar yoktur; tanrıçalar vardır. Dinsel düşüncede tanrıçaların varlığı, kadınların toplumsal üretimde üstlendikleri rolün niteliğine işaret etmektedir. Geç Neolitik öncesinde kadın emeği toplumsal üretimin hemen her boyutunda ağırlıklı bir yere sahiptir ve bu durum, onu inanç sistemi içinde tanrıçalığa yükseltmiştir. “‘Mitolojideki tanrıçaların rolü, kadınların daha özgür, daha saygıdeğer bir duruma sahip oldukları daha eski bir çağı betimler der Engels. Özgürlük, saygınlık ve söz sahibi olma durumu, onun ekonomide üstlendiği rolle ilgilidir ve doğal olarak kadının erkeğe oranla ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu toplumlarda evreni yöneten ilahlar da tanrıçalar olacaktır.” “Ancak (bu) tanrıçaların dikkati çeken özellikleri otoriteyi değil, aydınlığı, sevgiyi, üretkenliği ve koruyuculuğu temsil ediyor olmalarıdır.” Erbil’e göre bu durumun nedeni : “ Toplumsal yaşamın hemen her boyutunda ağırlığı hissedilmesine rağmen, kadının, klan içinde otoriteyi ve baskıyı temsil etmemesi”dir. Kadın otoriteyi ve baskıyı temsil etmez; çünkü: “Üretimin toplumsal niteliği, böyle bir sonucun ortaya çıkmasına izin vermemekte”dir. Tanrıçanın (kadının) ön planda olduğu inanç sistemi dayanışmacı geleneklerin ve dayanışmacı düşünce yapısının bir izdüşümüdür. Bereketin, sevecenliğin ve dayanışmanın sembolü Kibele’den kötülük dağıtıcısı Pandora’ya geçiş ile ilahlar dünyasında beliren tanrılar ise, erkeğin yükselişini ve üretimden dışlanmış kadının yenilgisini temsil eder. Bu, aynı zamanda geniş emekçi yığınlarının insanlığın ortak kazanımlarından dışlanışına ve toplumların sağlıklı gelişiminin engellenmesine neden olan özel mülkiyetin ortaya çıkışının ve kurumsallaşmasının da miladıdır. Üretimin toplumsal niteliğinin ortadan kaldırılması, dayanışmacı geleneklerle birlikte inanç sisteminin de üretimin yeni yapısına yaedeklenmesini ve inanç sisteminden dayanışmanın, sevecenliğin, koruyuculuğun dışlanmasını zorunlu kılmaktaydı. Tanrının emredici ve cezalandırıcı özelliklere bürünmesi yeni üretim sisteminin sürdürülmesi için artık bir zorunluluktur. “Böylece toplum yoksullar ve varsıllar olmak üzere iki ayrı sınıfa bölünmüştür. İşte tarihsel anlamda zorun ortaya çıkışı tam da bu döneme rastlamaktadır. Çünkü anılan dönemde belirli ellerde toplanmış servetin korunması önemli bir sorun ya da iş haline gelmiştir.” (s.61) Yeni inanç sistemini şekillendirecek olan bu koşullardır. Onda artık özel mülkiyetin dayatmalarını meşrulaştıran değerler varlık bulacaktır. Sınıflı toplumlardan önce insanlığın çok uzun dönemini kapsayan dayanışma ruhunun yok edilmesi uygarlığın eksik ritmidir.Üretim araçlarının sahibi olamayan emekçi yığınların insanlığın ortak kazançlarından dışlanması ise, uygarlığın eksik bir gelişimidir; yüz binlerce yıla damgasını vuran kadın emeğinin toplumsal üretimden dışlanıp dört duvar arasına hapsedilmesi de öyle. Oysa, aynı emek çağlar boyunca insanlığın beslenme başta olmak üzere temel sorunlarının çoğunu çözmüş, onun barbarlıktan çıkışının koşullarını yaratmıştı. Buluşların göz kamaştırdığı uygarlığın bu evresinden geriye baktığımızda çok çok küçük ayrıntılar olarak görünen kadın buluşlarının taşıdığı değer üzerinde bir kez daha düşünmek zorundayız. Uygarlığın ritminin bu cinsin katkısı olmadan atması insanlığın tümü için büyük kayıptır. Kadının yarattığı olanaklarla geçim araçlarının kontrolünü eline geçiren erkek, üretim biçimi ile birlikte inanç sistemini de değiştirip dönüştürerek türünün diğer yarısını boyunduruk altına alan tek canlı olma özelliğini kazanmıştır. Üstelik bunu yaparken, kendi cinsinden büyük bir çoğunluğunluğu da mülksüzleştirmiş, zor kullanarak ayakta tuttuğu sistemin ise başına geçmiştir. Artık yeni dinsel düşüncede aşağıdaki gelişimin varlık bulması kaçınılmazdır: “Başkanın ruhuna tapınma, giderek kutsal koruyucuya tapınmaya dönüştü. Bu kutsal koruyucu tanrılaşmakta olan eril bir ruhtu ve tanrıçalar dünyasının zirvesine doğru emin adımlarla ilerliyordu. Devletin ortaya çıkışı ve krallıkların kurulmasıyla birlikte de panteonda üstünlüğü ele geçirdi; üstelik koruyuculuk ve merhameti temsil eden tanrıçalardan farklı olarak, toplumun yeni yapılanmasına uygun düşecek şekilde otorite ve gücü simgelemekteydi. Öte yandan eski ruhların yerini alan tanrıların meskeni ulaşılmaz alanlar olmaya başlamıştı. Ya göklerde, ya denizlerin dibinde ya da yerin derinliklerinde yaşamaktaydılar. Thomson, Tanrı düşüncesinin krallık gerçeğinin izdüşümü olduğunu, ancak insan bilincinde bu ilişkinin tersyüz edildiğini söylüyor”. Thomson haksız değildir. Öte yandan on binlerce yıla damgasını vuran ortaklaşmacı ve şenlikli toplum yapısından erkeğin egemeni olduğu zora dayalı sömürü düzenine geçiş birkaç bin yıla tekabül eden tarihsel bir durumdur. Erbil’in ifadesiyle: “ Kadının on binlerce yıl boyunca sosyoekonomik yaşam içinde oturduğu tahttan indirilmesi birkaç bin yılda ortaya çıkan fiili bir durumdur. (…) Erkek, egemenliğini maddi koşulların yardımıyla birkaç bin yılda zora dayalı bir biçimde kurmuştur”. Söz konusu fiili durum insanlığın gelişiminin önünde bir engel olarak durmaktadır. Bu tarihsel arızayı gidermek için verilen mücadele tarihe damgasını vuran insanlaşma mücadelesidir. Kibele’den Pandora’ya, Kadının Tarihsel Yenilgisi, bu yenilginin ve yaşanan değişimin ekonomik, dinsel, hukuksal, mitolojik ve psikolojik boyutlarını masaya yatırıyor. Anlatılan senin hikayendir.
Künye: Rervin Erbil, KİBELE’DEN PANDORA’YA Kadının Tarihsel Yenilgisi Arkadaş Yayınevi, 2008 |