Yazdır E-posta

Cumhuriyet’in yaratmadığı travma:

Ortada kuyu var yandan geç

 

85 yıllık Cumhuriyet bize bir şey öğretti. Ortada kuyu varsa yandan geçmeyi. Bu da bize bir şey sağladı: hayatla barışık kalma gücünü. Bu güç bizden bir şey aldı: yaşam istenci. Bu bizi esir etti: travmanın esirleri. Esaret bizi bir şeye zorladı: Travmaya karşı bağışıklık kazanmaya... Ve başlangıç olarak değil, bir sonuç olarak hiçiz artık.

 

Barış YILDIRIM

 

 

Cumhuriyet’in yarattığı travma konuşulurken, açık seçik ve yerin altından fışkıran adaletsizliği ‘emme kapasitesi’; ülkenin yaşamadığı travmayı konuşturmuyor. Oysa tüm cevher orada... Ülkenin sağlıksız olduğu bizim bakış açımız, ama kendi içinde ‘çok sağlıklı bir akıl’ var.

 

Kan üzerinden siyasetin akademisi

Taraf gazetesi geçtiğimiz hafta bir haber yayınladı. Habere göre, Dağlıca baskını, en ince detayına kadar biliniyormuş. Ama yine de hiç bir önlem alınmamış. Olay akşamı ğünde olan komutan daha sonra ödüllendirilmişti. Baskında on iki üniformalı genç ölmüş, onlarcası yaralanmış, esir alınan sekizine de ‘ihanet’ nedeniyle dava açılmıştı.

 

Meğer, olayın detayları istihbaratçılar tarafından en ince detayına kadar biliniyormuş da saldırıya göz yumulmuş. Neden peki bir ordu insanlarını kaybetmeyi kabul etsin ki? Bir cumhuriyet, kendi aydınlarını niye öldürürse, hakimlerinin lojmanları civarında niye bomba patlatırsa o yüzden. Psikolojik harekat. Ne oldu Dağlıca baskınından sonra. Amerika’dan çok istenen izin nihayet çıktı. Türk F-16’ları hababam havalanıp, sorti yaptı. Yüzlerce gerilla öldürdü (iddia bazında tabii). Bölgede etkin bir güç olduğunu kendisine kanıtladı yurdumuz. Harekatla psikolojimiz, çöküntüden saldırganlığa dönüştü. Neticede, Türk halkı 12 evladını yitirmeden öncekine göre daha onurlu. Yaaa... Vardır bir bildikleri derin abilerin. Onlar, mantıklarıyla hareket eder; bu mantığın motivasyonu olan ülkeyi koruma istencinin üzerinde hiçbir değer bulunmaz. On insanın hayatıyla ölçülemez ülkenin bekası. Ama soru da budur; bir ülkenin bekası nasıl ölçülür. Çıkarla cancağızım, çıkarla. İnsanlık, bin yıllardır çıkarlarını daha rahat hesaplayabilmek ve daha rahat şekilde elde edebilmek için mücadele ediyor. İşte vardığımız nokta. Ver-al, al-ver...

 

Beterin beteri

Ama belki bundan da korkuncu var. Haberi yapan Taraf gazetesi daha önce de Genelkurmay Başkanı’nın bizzat kendisi tarafından ‘Soroscu’ olmak imasıyla hedef gösterilmişti. Mehmetçik basın da (ki kendileri arasında ‘Türk basınının gururu’ olduğunu iddia eden, ‘en özgürlükçü ve eşitlikçi’ reklam filmleriyle etiketlerini eleştiri sosuna bandıran, Hürriyet, Milliyet gibi gazeteler) haberi şöyle veriyor: Taraf’a servis mi yapılıyor? İşte bu basının ilgilendiği şey de bu. Önemli olan, Taraf’ın söylediği şeyin doğruluğu değil de bunu söyleme cesareti ve kaynağı. ‘Kesin oyunlar oynanıyor ülkemizde’ dedirtiyorlar bize. Ama biz dedirtmek istemediklerini de biliyoruz, bu oyunların hangi karargahta planlandığını.

 

Senaryonun en korkunç kısmı ise, halkın, evlatlarını bile bile öldüren bir güce karşı çıkamayacağını, onun dediğinin olacağını bilmesi daha doğrusu düşünmesi. Bu bir kurt gibi çürütüyor içini. Evlatlarını veriyor olmanın bilinci, ölülerin tüm evlere yayılmadaki ağırlığı ve yoğunlaşmasındaki ustalık; planlamanın ne kadar derin, biçimlendirmenin ne kadar etkin olduğunu gösteriyor. İttihat, kamçısını savurmaya devam ediyor. Cumhuriyet, yarattığı değil yaratmadığı travmanın sorumlusu oluyor. Ve bu travmayı ima etmeye, AKP İslamcı liberalizminin soluğu yetmiyor.

 

Nasıl oluyor da oluyor

Yıl 1997 olmalı. Sanıyorum dönemin bakanlarından Eyüp Aşık ile Alaattin Çakıcı arasında geçen konuşmaların kasedi basına sızıyor ve uzun uğraşlardan sonra bakan istifa ediyor. Susurluk’un hemen sonrası, Gazi’nin iki yıl, yüz bin civarında insanın katıldığı 96 1 Mayıs’ının bir yıl sonrası. Belki daha da az. Ve ülkede çıt yok.  Radikal bir manşet atıyor: Tek kasetlik ülke. (Daha sonra aynı Radikal, Genelkurmay Başkanlığı’nın “eksileriniz artılarınız” sözlerine maruz kalacaktı).

 

O zaman biz, bir grup arkadaş, üniversitede kendimizce bir faaliyet gösteriyorduk. Tüm acemiliğimiz ve iş bilmezliğimizle bir anlam ifade edecek hiçbir şey yaratamıyorduk. Okul dışından, dert yandığımız bir arkadaş şöyle demişti o zaman: “Kendinizi suçlamayın. Radikal’in manşetine bakın. ‘Tek kasetlik ülke’”.

 

İşte üzerinden feleğin çemberi dikenli telleriyle geçirilmiş bir ülke burası. Karşı çıkmanın, haklı olmanın ölesiye cezalandırıldığı, cezanın insanların gözünün içine sokulduğu ve kendilerine yeni bir yol çizmeye zorlandığı ülke-ortadakuyuvaryandangeç. Her şeyi biliyor olmaktan geliyor bu tek kasetlik ülke. Devletle başa çıkılamayacağı bilincinin köşetaşı, devletin zalimlikte, kötü olmakta tanımadığı sınırların çok iyi bilinmesi. Bu zalimliği arzulayan kesimlerin bağırtılması, onların çokluğu değil mesele, çok olduklarının düşündürülmesi. Ve asıl mesele, bu çokluğun bir travma yaratmaması.

 

Travmasız hayat

İnsan yaşadığı koşullarla barışık bir canlıdır. Bu onun en kötü, en adi, en kölece, en zayıf ve aynı zamanda en yüce, en ahlaklı, en soylu, en güçlü yanıdır. Zayıftır,  çünkü bu yanı koşullarla barışmayı ve onunla yaşayıp gitmeyi getirir, en azından getirebilir bu özelliği. Güçlüdür, zira yaşamla ilişkisi ‘şimdi’ yani kendisi üzerine kuruludur. Keyifin, hazzın onaylanmasına; her şeye rağmen. Burada iki ihtimal belirecektir, ya ‘hayata pozitif bakmak’ gibi abuk sabukluklarla güçlü olanın enerjisinin suistimal edilmesi ya da hazzın, neşenin bir tavra, şu ya da bu şekildeki bir savaşa bağlı olarak ortaya çıkacağının düşünülmesi. İşte devlet, iktidarını bu ayrım noktasında ifade eder. Tabiatı, sezgisel olarak bile savaş seçeneğini elemelidir. Savaşta başına neler geleceğini, daha düşünmeden bilmelidir. Zihne, meşgul olacağı bir alanın belirlenmesidir devlet. İktidarın bu yöndeki kullanımınun uzmanlık ve resmi halidir. Ve Türkiye’de evlat acısı gibi bu sınırı aşmaya dönük en kuvvetli itkiler bile kolayca yeniden devletin hizmetine girmektedir. Nedeni basit: Rahatsızlığının farkında olan, onlar kadar kötü ve ‘güçlü’ olamayacağını düşünmektedir.

 

Çok şükür hayata döndük

Örneğin... 19 Aralık’taki cehennem ateşini düşünelim. 2000 yılının 19 Aralık gününde, ölüm orucunda olup; ülkeye yok olarak kendilerini hatırlatan devrimcilerin üzerine ellerindeki her türlü mükemmel ölümle zulüm yağdıran devletin zalimleri için açılan dava düştü. Beraat etmediler, zira onları beraat ettirecek bir hukuk bulunmuyor henüz yeryüzünde. Bu nedenle dava düştü. Çocukları üç yüz gün aç kalıp; kendisi her gün üç yüz kez ölenler, çeşitli yetilerini geçici ya da sürekli şekilde kaybedenler gördüler işte adaleti. Bir gece yarısı üzerinize ateş yağarken uyanabilir, aranızdaki en cesurları en korkak, en korkakları en kahraman olmaya zorlayacak denli şiddetli bir cehenneme maruz kalabilirsiniz. Tanık olduğunuz canavarlık, günlerce direnerek ölmeye yemin etmenizi ya da bugüne kadar bir kez bile sorgulamadığınız değerlerinizi göz ardı etmeye sizi zorlamış olabilir. Çırılçıplak sürüklenebilir, joplar vücudunuzun her yerinde sınırlarınızı zorlayabilir, sizin için hücre duvarları arasında mollavari bir yaşam öngörebilir. Bunu bir, üç, beş, yüz değil binlerce insan için yapabilir. Bunun için gereken binlerce mermiyi, gaz bombasını, askeri, özel eğitimli askerlerini tutsakların üzerine yığabilir. Neden çekinecek ki? Kim ona dur diyecek ki? Aksine, tıpkı zalimliğiyle nam salan bir mafya babası gibi o da namını yürütecek. Öğreneceğiz, bir kez daha ne kadar vahşi olabilir bir devlet. Bir devlet ne kadar vahşileşebilir?

 

Devletin sepetinde üç elma

İşte ‘bu gücüne, güç gösterme hevesindeki şiddetine devletin nasıl katlanılır?’ sorusu var önümüzde. Şematize edecek olursak, ki çok genel bir şemadır bu: üç biçimde. Bir, şu ya da bu şekilde doğrudan karşı çıkanlar (eylemsel-teorik-vicdani); iki, ilgisizleşen, yaşananlara sırtını dönen ve ‘ben politikayla ilgilenmiyorum’ diyenler; üçüncüsü ise şu ya da bu oranda (eylemsel-teorik-vicdani) destek verenler (bu kategori işini bilen iki yüzlüleri de kapsar). Devletin, sürekli varlığını güçlendirir ve yaşamını kolaylaştırırken bu üç grubu her an yeniden oluşturmaktan başka şansı yoktur. Birinci grubu yok etmek, marjinalleştirmek, ‘yumuşayan’ unsurları farklı bir güç olarak sisteme dahil etmek olasıdır. Üçüncü grup, eylemde sınırlı, teoride bağımlı ve vicdanda (devletine bağlılık vicdanı, çoğu kez vicdansızlığı ya da vicdan sığlığı) güçlü olmalıdır. Ama eylemindeki sınır hassas ve devletine itaati tam olmalıdır ki kendilerine ayrılan alanın dışına çıkmasınlar, ama vicdanda çok hassas olmalıdır ki gerektiğinde hemen devletin çadırı etrafından toplanabilsin bir sürü olarak. Ancak bu grubun aşırı radikalleşmesi devlet için de iyi olmayabilir.

 

İkinci grupsa, ki bazen sessiz çoğunluk da denir ona, sessiz kalmaları için sürekli maddi-manevi rüşvetler verilen gruptur. Bu grup, orta sınıfı da barındırır ama daha doğru bir ifadeyle, orta sınıf ya da bir büyüğü haline gelme vaadiyle ilgilenendir. Çocuğunun okulunu bitirmesi, hayat güvencesi, yarınların güzel olması, hayat sigortası, sağlık, evin eksikleri, yazlık almak, yazın tatile gitmek gündem ya da plan olarak sürekli gündemindedir bu kategorinin. İyi geçirmek ister vaktini. Bu nedenle de kanla ölümle ‘cık cık’ diyerek ilgilenmeyi tercih eder. Sağduyu sahibidir, gaza gelmemesi gerektiğini öğrenmiştir. Çok genel konularda üçüncü grupla birleşir (Atatürk, terör, milli maç); ama pek de sevmez öteki grubu. Akşamları dizi izler. Rating sıralamasında AB grubu olarak anılır. Bu kesimin kaymak tabakası ise daha da büyümeyi arzular ve ‘harbi zenginlere’ büyük saygı duyar. Başarılı bulurlar diğerlerini ve özenirler. İşte bu grup için narkoz, bünyenin kendisidir. Hep daha iyi olacak hayalidir. Bu grubun, yukarıdaki kan ve vahşet ve şiddet ve savaş ortamını tolere etmesi diğerlerine göre daha kolaydır. İş, okul yaşamında rekabet, ofiste ayak kaydırma, ticarette rakibini ekarte etme gibi nedenlerle süreklilik halinde stres yaşar. Artık ikinci grubumuz, bu stresten arı alanlar ister. Alışveriş merkezleri, internet, dijital platformlar bu nedenle vardır. Onlar içini soğutsun diye. Diziler, en çok bu insanlar için önemlidir. Örneğin Binbir Gece, bu yaşam tarzının yayılması, orta sınıf insanını narsistleştirme girişimidir ve bu anlamıyla da narkozdur. Ya da Yaprak Dökümü, aynı şekilde ikinci grubumuzun ruh haline uygun bir dizidir. Bu alandaki dizilerin kalitesi arttıkça (sanat anlamında değil, iş anlamında kalite) narkozun seviyesi de yükselir. Nasıl? Mesela şöyle: Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe gibi ‘klasik’ Türk edebiyatı eserleri ‘uyarlanarak’ dizi haline getiriliyor malum. Kötü gelin Ferhunde’nin tokat yediği sahne rekorlar kırıyor internette. Bunun üzerine diğer kanallar da orta sınıfa hemen yeni seçenekler sunuyor, rekabet kalitede artışa neden oluyor. Dudaktan Kalbe mesela. İşte yeni dönemde çekilecek bir diğer dizi de Aşk-ı Memnu olacakmış. Ama diğerlerine göre bir de avantajı olacakmış bu dizinin: Rahmi Koç’un villasında geçecekmiş, rekabette de büyük bir adım atmış olacak. Diğer dizilerle kıyaslanırken, bu ona ‘puan getirecek’. Çünkü puanlayanlar, çok düşkün olacak Rahmi’nin villasına. (Kendisi uyumadan önce ve uyandıktan sonra sağlık kontrolünden geçermiş: İşte zenginlik ve başarının hayat üzerinde kurmak istediği iktidarın doruğu: Sürekli kontrol altında, ister doktor ister başka bir şey önemli değil, ama mutlaka kontrol altında. Her şey izleniyor ve sonuna kadar izlenecek. Ama daha uzun yaşamak için.) İşte ikinci kategorimiz de bu düşüncededir. Her şeyin bir gerekçesi vardır; yüce, kutlu şeyler için bazı şeyler meşrudur. O kendisi için bir şey istemez. Eğer kötü bir şey yapıyorsa, herkes öyledir. Eğer karısını aldatıyorsa bütün erkekler aldatır vs. Bu uzun bir zincirdir orta sınıf. İktidar yürüdükçe şakırdar. Ağzı sulanır ve en zengin onu hep iştahlandırır ama tiksindirmez.

 

Ya üçüncü grup. Onlara Allah zeval vermesin. Geçtiğimiz hafta Türkiye’de halkın işkence karşısında ne düşündüğüne ilişkin bir anket yapılmıştı. Zaman gazetesinin haberine göre yapılan anket, Türkiye’de işkenceye karşı olanların sayısının yarı yarıya düştüğünü gösteriyor. Yakında işkence talep eden yürüyüşler başlar demek oluyor bu. Sadece ülkenin yaşadığı sorunların artmasıyla ilgili değil mesele; ABD’nin de her yerde gemide, adada, uçakta işkence yapmasıyla, Kurtlar Vadisi, Sağır Oda gibi dizilerle de ilgili. Yukarıda dediğimiz şeyi tekrarlamak gerekiyor: İktidar, zihnin düşüneceği alanı belirler; en azından devlet böyle kullanır onu. Habere göre yüzde 51’lik kesim belirli koşullar altında işkence yapılmasından yana; ancak yüzde 18’lik kesim ise her koşul altında ‘verelim elektriği’ görüşünü paylaşıyor. Kimse de bunlara o zaman Özbekistan’a, günde dört kişinin öldüğü Hindistan’a gidin demiyor niyeyse; türbanlılara Riyad, Komünistlere bir dönem Moskova yolunu gösterirken. Benim şahsi önerim Pakistan’ın da bu konuda güzel bir ülke olabileceği.

 

İlk grubun payına düşeni ise yukarıda sıraladık. 13 Aralık, 19 Aralık, 24 Aralık, 19 Ocak, 12 Mart, 16 Mart, 30 Mart, 27 Nisan, 1 Mayıs, 6 Mayıs, 18 Mayıs, 27 Mayıs, 16-17 Haziran, 12 Temmuz, 9 Ağustos, 12 Eylül, 20 Ekim, 3 Kasım...bunlar ilk aklımıza gelen ve takibi sayısız kez çoğaltabilecek tarihler. Ne de olsa devletin kasesinden herkese bir yudum lokma düşüyor.

 

Ya da mekan olarak sayalım, Fatsa, Çorum, Maraş, Beyazıt, Gazi, Alibeyköy, Okmeydanı, Bağcılar, Gayrettepe, Vatan, Mamak, Diyarbakır, Şemdinli, Susurluk, Gebze, Boğazlıyan... Acaba ismi sayılmadık tek parça vatan toprağı kalacak mıdır? Nerede ve ne zaman yok edildiklerini bilmediklerimiz var bir de...

 

Eksik Cumhuriyet

İşte Cumhuriyet’in yaratmadığı ama yaratmış olması lazım gelen travmayı burada aramalıyız. Zira burada, yaşanan bir travmasızlık. Tüm bu olan biten vahşete, sahtekarlığa rağmen her şeyin normal var sayılarak sürmesi; bkz. tv yayın akışı- itirazı olan var mı? Bu, ruh sağlığının yitimine yol açıyor; ancak akıl sağlığının da korkunç bir şekilde çıkarcı, faydacılaşması ve çıkar denilen illette her türlü ruhani tiksintiye, travmaya dirençli hale gelmesiyle sonuçlanıyor süreç. Cumhuriyet, bu yüzden travma yaratmıyor. Yaşadıklarımız genel olarak; avantajı travmasızlığa dönüştürmemiz: Askerleri ölüme göndermek, küçük kızlara tecavüz etmek, adam kazıklamak, kendiyle hep barışık kalmak. Travma için gereken şeyler yoktur artık bünyemizde... Evet asıl travma budur diyebilir, ama sadece birinci gruptakiler için. Ve onlar kendi varoluşlarına ‘cazip’, ‘cezbedici’, ‘travmatik olmayan’, travmanın üstesinden özgürlükçü bir şekilde gelecek bir üslup kazandırmadıkça; faydanın, güç gösterisinin saltanatını atom dinlemeden havaya uçurmadıkça, maarif takvimlerini takip etmeyi sürdürecek.

 

1 Temmuz 2008

 
< Önceki   Sonraki >