|
Avrupa sesimizi duydu: Ne mutlu Türküm diyene! Hınç insanları vs Zebercet Bizim gibi tuhaf, bizim gibi dengesiz, bizim gibi umutsuz, bizim gibi mucit, bizim gibi şekilsiz, bizim gibi dramatik bir oyun oynadı Türkiye ulusal takımı, Avrupa Şampiyonası’nda. Ulusal kimliğine yaklaştıkça başarısı da arttı, trajedisi de. Aynel ÖMER 16 Haziran’da grev vardı Türkiye’de. Tuzla’da ölümüne çalışan işçilerin, yaşamına grevi. Peki ne vardı akşam haberlerinde ya da ülkenin gündeminde? Türkiye’nin İsviçre maçı galibiyeti; handiyse “Atam rahat uyu” diyecek cinsten. Grev haberi ise 2 dakika bile sürmedi televizyonlarda. Esas haberse grev değil, çalışmak isteyen işçilerin dövüldüğünün iddia edildiği haberdi; demek grev, göz göre göre 100 işçi öldürmekten daha rahatsız edici. Turnuvanın son maçının hemen öncesinde ise elektrik zammı açıklandı. Şu Çılgın Türkler Biz de ayak uydurduk elbette, bu gündeme. Türkiye tümü son dakikada atılan gol ve gollerle ardarda 3 maç kazanıp, tarihinde ilk defa yarı finale çıktı Avrupa Şampiyonası’nda. Tüm dünya ve Türkiye, son dakika gollerinin sırrına hayran kaldı tabii. Başladı milliyetçi böbürlenme: “Biz Çılgın Türkler. Yapılmaz denileni yaparız”. Ama ne yaptığımızı bilmeyiz. Eurovision’a ülkeyi temsilen katılan grubun şarkısının adını hatırlayalım önce: Deli. Türkiye’nin yaptığı da delilik elbette. Futbol yorumcuları susup kaladursun, sevincin büyüklüğüyle – ki sevinmek için asıl neden ‘zafer’ değil elbette, asıl neden güç gösterisi yapma olanağı- elini tetikten çekmeyen ‘çılgın’lar höykünedursun, yaşanan şeyin hayret vericiliği, sinir bozuculuğu, tekrarı, sürekliliği her yerde ilgi görüyor. Dünya basını, “gerçekçi ol imkansızı iste” durumundan hareketle Türk takımını solcu ve Che gibi bile ilan etti, ‘teslim olmuyor’ diyerek. Oysa biz bir benzetme yapacak olsak Che Türk gibi derdik, bu coğrafyadan öyle görünürdü. Hayatın her alanında yaşanana anlam atfetmekle, olan biteni kendisinin anlayabileceği bir hale getirmekle, ölçüp biçmekle meşgul olan insanlar, bu ‘mucizevi zaferlere’ de bir anlam arıyor elbette. Eğer maçları kazanmamız şanssa niye sürekli oluyor diye itiraz ediyorlar; niye olduğuna dair de bir açıklamaları da yok ama. Eğer mesele ruhsa, bu ruhun neden maçın başında olmadığına dair de bir şey söylenmeli. Eğer mesele ruh değilse, ne olduğu da söylenmeli. Ancak bir delilik hali olduğu kesin, Türkiye’nin yaptığında. Sadece isteyen, isteğinin olması için de istemekten başka bir şeyi olmayan bir bünyedir tanıklık ettiğimiz. İstiyorum. İsteğinin gerektirdiği niteliklere vakıf olmasının hiçbir önemi yoktur. Zaten olmak istediği şey için gerekli vasıflara en baştan ve tam olarak sahip olduğunu düşündüğü için istemektedir. Olsun da nasıl olursa olsun, zaten hak ettim, bir şekilde kazanırsam, güç bende olursa nasılsa takdir edecekler beni. İsteyen ve talep eden, bu coğrafyanın karmaşasını sunuyor, güçlü olduğunu görmek ve söyletmek istiyor. Hem misafirperverliğiyle övünen hem konuklarına tecavüzde sınır tanımayan, hem orducu hem ordu karşıtlarına kucak açan, hem kimseye zulmetmemekle övünen hem fırsatını bulduğunda zulümde dur durak bilmeyen bir ahlak bu. Gerçeğe düşmanlık, kendine küskünlük, aşağılanmadan kaçış ve kendini gösterme isteği; kendinden güçlüler nedeniyle duyduğu hınç. Avrupa sesimizi duysun. Aslında ne kadar büyük bir millet olduğumuzu önyargısız görsün. ABD dostumuz olsun. Ermeniler iddialarından vazgeçsin. Kürtler, PKK’yı dışlasın. AB bizi üye yapsın. Ama bunların hiçbirisi yaşamın düzenlenmesinden ileri gelen sonuçlar, ilkeler ya da tasarımlar değildir. Daha çok iktidar hiyerarşisindeki konumlarını düşünerek alınan pozisyonlarla ilgili taleplerdir. Eğer ‘güçlü’ bir pozisyon denk getirilirse ortaya çıkan da şu psikoloji olacaktır (örneğin Ermeniler iddialarından vazgeçse): gördünüz mü Türk’ü. Yok istenmeyen bir pozisyona düşülürse, ya olay münferittir ya da Türk’ün Türk’ten başka bir dostu yoktur. Her şey ama her şey kendini dışarıda olmadı içeride itibarlı kılamamanın yarattığı hınç (ki içeride her halükarda bulunur bu itibar) ve itibar beklediklerinin itibarsızlığına dönük itiraz arasında gidip gelmektedir; isteme çılgınlığını körükleyen budur. Bu psikoloji, mucize yaratıp bir futbol turnuvasını kazandığında da elbette farklı bir şey söylemeyecektir. İstemek, yeter Türk için. İstemenin ahlakı yoktur. Ama umut edilebileceği gibi bu isteme özgür de değildir; aksine en ağır şekilde koşullandırılmış ve kutsanmış iktidar hiyerarşisinin gözünün içine bakmaktadır. Çek Cumhuriyeti maçında 2-0 iken yerin dibinde olan Fatih Terim, maç 3-2 bitince yerin dibine sokmak için hazırlıktadır. Her şey bu ağırlıktan muzdariptir. İmparator Yeri gelmişken Fatih Terim insanı ve basın arasındaki ilişkiyi de burada anmalıyız. Yunanistan maçını kaybedip ardından İngilizce şovuyla kendinden söz ettiren, ‘Var mısın Yok musun’da da başarılarına bir yenisini ekleyip 500 bin YTL’yi kazanan, Hamdi Bey ile konuşmayı da atlamayan, kameraların üzerinde olmasından duyduğu sevinç yüzünden okunan Fatih Terim, maç kazanır kazanmaz basın mensuplarına ‘hesaplaşacağız’ dedi. Yarı İtalyan mertebesine çoktan ulaşmış Terim, patlamak bilmez şişkin egosuyla maç kazanmaktan çok iddialar karşısında muzaffer olmanın mutluluğunu yaşadı. Oysa internette kendisini Avrupa Yakası’nın yıldızı, Türk insanının iftihar kaynağı Burhan Altıntop’la karşılaştıranlar da vardı. Şimdi de Avrupa’da bir takıma gideceği söyleniyor. Katıldığı bir programda “başkalarının pasaportla giremediği bir ülkede (İtalya’yı kastediyor) 90 bin kişi beni imparator diye çağırıyor” diye böbürlenen, Galatasaray’a kendisinden sonra gelen ve daha başarılı olan teknik direktör için “o adamcağız da elinden geleni yaptı” diyen bir şahsiyet. Ve şurası kesin ki, sadece Mehmet Ağar gibi derindekilerle değil ‘yukarıdakiyle’ de güçlü bağları var. Ya bugünün Zebercetleri Hınç insanının en büyük gücü, isteme gücüdür. Eğer horlanmış ve horlanması reddedemediği bir güç ilişkisine tabiyse, bu tür insan hıncını çıkarmaya yönelecek (örneğin Fatih Terim, 14 yıl oynadığı Galatasaray’da şampiyon olamamış ama bu güzide kulübümüz kendisinden önceki ve sonraki yıl şampiyon olmuştur); konuyla doğrudan ilgisi olmasa bile gerek gördüğü her yerde gücünü bir zehir olarak kusacaktır. Futbol turnuvasında olduğu gibi şans kapıyı mı çaldı, gerçek bir mucize bile üç dakikada paçavra edilecektir. Bu gerilim üzerinde Zebercet’i anmalıyız. Anayurt Oteli’nin işletmecisi. Yusuf Atılgan’ın büyük başarıyla insanın karanlık ve eciş bücüş yanında canlı bir itiraz bulduğu ve gözümüzün önüne serdiği o kutlu şahsiyetten. Evet kendisi tecavüzcüdür, aklından geçen şeyler hiç de güzel ve iyi şeyler değildir, kafası ve içi ‘kımıl kımıl’ bir cinsellikle, adam öldürmekle-cinayetle dolmuştur. Ama tüm bu karanlıkların cezbettiği bir yan vardır Zebercet’te ve o yan, bizatihi hayatın kendisidir; hayatın geldiği ışıktaki karanlık. Öyle olduğu için de intihar eder. Bir hınç toplumunda, hınç duymayanın üreyebileceği yerlerden biridir Zebercet; istemenin kendisi ve elbet kötü yanlarıyla birlikte. Ama kendisinin etrafıyla ilişkisindeki karanlık, tamamen kendisi için de geçerlidir. Bu onun istencinin özgür olduğunu gösterir. İyi ya da kötü değil ama özgür, zira temel kurala boyun eğen: herkes kendi yasasına boyun eğer. Peki ya bugünün Zebercetleri... Gebze’de gelinlikli İtalyan sanatçının tecavüz edilmiş bedeni cansız bulunduğunda, onu öldüren kişinin ‘karanlık yanları’ nedeniyle cinayeti işlediği söylenmişti. Evet, Zebercet, yapılmaması gerekenle tahrik olur. İnsanların uyduruk kurallarının hayırı onu tahrik eder belki, belki insanların arzu duymasıdır temelde Zebercet’i tahrik eden. Hele en olmaz durumda, en olmayacak şeyi arzulamak, tahriklerin en büyüğüdür. Cinayet de böyledir Zebercet için. Birini öldürmek nasıl bir şeydir merak ve tedirginliği aynı arzunun tezahürüdür. Ama şimdi karanlık atfedilen insanlara bakalım. Gebze tecavüz-cinayetine örneğin. En olacak şeydir, otostop çekmiş yabancı bir kadına tecavüz edip onu boğazlamak. Ve acı ki daha başka örnekler de var. Hürriyet gazetesindeki Erdem Akın imzalı haberi aktaralım: Yurdumun otel işletmecisi “Başkentte 16 yaşındaki C.G., annesi F.B.’nin babasından ayrılarak başka bir erkekle evlenmesinin ardından bunalıma girdi ve 4 Haziran’da evi terk etti. Genç kız, önceden tanıdığı otel sahibi H.K.’nın yanına gitti. Anne F.B. polise başvurarak kızının kaybolduğunu söyledi ama C.G., bulunamadı. İddiaya göre H.K., genç kıza gece uyuduğu sırada tecavüz etti. H.K., C.G. ile ilişkiye girmesi için B.M. ve R.E.’yi de çağırdı. Ardından C.G., bu kez taksicilik yapan B.K. ve V.İ.A.’ya satıldı. Otelde çalışan T.K.’nın da tecavüzüne uğrayan C.G., 12 gün otelden otele götürüldü. “C.G., 16 Haziran’da otelden kaçarak, polise sığındı. Genç kız, 6 kişinin kendisini odaya kilitlediğini öne sürerek, "Tecavüz sırasında ağzımı bağlıyorlardı. Korku dolu günler yaşadım" dedi. Keçiören Adli Tıp Kurumu’na getirilen C.G.’nin rahminde yırtıklar meydana geldiği belirtildi. Polis, genç kıza tecavüz ettikleri gerekçesiyle 6 kişiyi gözaltına aldı. Ankara 4. Sulh Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkan şüpheliler, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.” İşte bir başka otel sahibi daha. Evet bir Zebercetlik var bu işte. Odada yalnız uyuyan kız, 16 yaşında. Tek farkla, Zebercet bu 16 yaşındaki kız için yoldan çıkacak olsa, muhtemelen onun kendisini tahrik etmesini, arzulamasını arzulayacaktı. Ancak başka erkeklere pazarlamayacaktı. Bu işi meslek haline getirmeyecekti. Bugünün katil ve sapıklarının Zebercet’ten farkı, bir arzu, tutkuyla değil tamamen bir güç gösterisi güdüsüyle (gücün kendisiyle değil) hareket etmeleri. 16 yaşındaki genç kıza tecavüz etmek ve onu çakallara üleştirerek kendi suçundan kurtulmak. Zebercet, suçunu taşıyacak kadar cesurdur. Resmin bugünkü yanında gördüğümüz ise sadece beliriveren fırsatın değerlendirilmesine dayanır. İçinde merak, karanlık, arzu yoktur. Baştan çıkma, yaşamın cazibesinden, bilinmeyeninden ileri gelmez. Aksine, her şey apaçık bir fayda tezgahında kurulur; yapabilecek olmaktan ileri gelir baştan çıkma. Daha önce de tanıdığı kız ‘eline düşünce’ olanlar olur. Ve bir 6 kişi daha bulunur. Hınç, burada yürürlüktedir. Cinsel tatminin ötesinde, cinsel tatminin iktidarı söz konusudur burada. Zebercet içinse cinsel tatmin, karanlığın peşinden gitme hep bir düşkünlük hali yaratır; bu düşkünlükle ilgilidir Zebercet. Zebercet itiraz eder (temelde bu düşkünlük duygusuna belki de), ‘nedensiz olmaz mı cinayet’ der, o insan aklının karanlık tutkusudur; işlemediği yeridir. Ama diğerleri itiraz etmez, fırsat bulurlarsa, kendilerine sunulanı kemik yalar gibi tüketir kendilerinden güçlünün önünde iliklerine kadar tamah ederler. Diğerlerinin yaptığını yapmaktan başka bir şey yapmazlar. Yılanı öldürmek Ve bir başka haber daha. Zebercet’in ne yüce bir insan olduğunu; bugünün katillerinin, sapıklarının yanında bir aziz, bir yol gösterici bile sayılabileceğini gösterir türden. Vatan gazetesinde yer alan, İslamcı-laik çatışmasına da alet edilen bir haber, ki Vatan bu konuda Hürriyet’ten sonra en çok istidat gösteren yayın organıdır. “AKP’linin yılan şovu” "Ereğli Belediyesi tarafından her yıl düzenlenen Beyaz Kiraz Festivali kapsamında ‘En İyi Beyaz Kiraz Bahçesi’ yarışması yapıldı. Yarışmaya katılan bahçeler jüri üyeleri tarafından tek tek gidilerek incelendi. Aralarında AKP'li Belediye Meclis üyesi İbrahim Söker'in de bulunduğu jüri üyeleri, bir bahçeyi incelemek için Belceağaç Beldesi'ne gitti. Söker, inceleme yapılacak bahçeye giderken yolda gördüğü yaklaşık 2 metre uzunluğundaki yılanı önce otomobiliyle ezdi, ardından otomobilinden indi. Yılanı kuyruğundan tutan Söker, arkadaşlarına “Ölmemiş daha” diyerek, yılanı havada sallamaya başladı. Daha sonra yılanın başının yere vurarak öldürmeye çalıştı. Kameraların karşına geçerek şov yapan Söker, öldürdüğü yılanı bir poşete koyarak otomobiline koydu. Yılını öldürdükten sonra otomobillerine binip yollarına devam eden jüri üyeleri daha sonra yarışmaya katılan bahçeye giderek incelemede bulundu.” Bilmem yoruma gerek var mı? Otomobiliyle yılanı öldürmeye çalışan, ölmemiş diye havada çevirip yerden yere vuran; bunu yapabileceği için yapan bir şahsiyet. Diyelim ki bu Müslüman şahsiyet, can almanın cazibesiyle baştan çıkmıştır. Ama niye otomobil gibi bir alet kullanmaktadır? Neden eli kolu, kendisini doğrudan yılanla eşitleyecek bir alet değil de otomobil? Açık ki cesaretsizliğinden; o kurnazlık ebesi güvenlik duygusundan. Hem kiraz bahçesi seçip hem yılana düşman olan bu güzel insan, leşini de aracına koyup götürmeyi ihmal etmiyor. Derisinden kemer yapıp, eşe dosta hava atacaktır muhtemelen, büyük avcımız. Kamuoyu çok üstüne giderse de yaptığını savunamayacak ama gerekçe uyduracaktır: O PKK’nın yılanıydı. Bu yapıldı bu ülkede. Evet insanın öldürmeye meyilli olması çok karanlık, tartışmalı ve baştan çıkarıcı bir konudur. Cinayet, sanatın, zevkin, suçun, sınırların olduğu bir yerde hep gündemdedir. Ama burada bu saydıklarımızın hiçbiri yoktur. Zevk denilen şey, ‘nasıl öldürdüm ama’ duygusudur ve karşılık geldiği şey, kendini yüceltme, kendiyle böbürlenmedir; gösterdiği gücün bir yerlerine denk düştüğünü varsaydığı güçler hiyerarşisidir. Bu hınç insanıdır. Sıkıysa Kate Moss’a dokunun Aynı hınç duygusunu basından başka bir örnekle gösterelim. İngiliz model Kate Moss İstanbul’a gitmiş ve bir akşam da Beyoğlu sokaklarında arzı endam etmiş. Üstelik transparan bir kıyafetle. Bunun üzerine İngiliz basını Kate Moss’a demiş ki “dua et ki Türkiye laik bir ülke”. Bu da başta Vatan olmak üzere laik basınımızın gururunu okşamış; işte diyorlar bir Batı ülkesi bizi övüyor. Doğu’da transparan kıyafet giyilemeyeceğini söylüyor, Türkiye’yi ayıran şeyinse laiklik olduğunu iddia ediyorlar. Türk basını ise bu bakış açısının yanlışlığını ve sahtekarlığını görmezden gelerek, kendilerine sunulanı havada kapmakla meşgul: Evet evet burada gönül rahatlığıyla transparan giyebilirsiniz, biz Arap değiliz (sahi neyiz biz?). Gelinlikli tecavüzün üzerinden birkaç ay geçmişken üstelik. Konuyu yeniden Avrupa Şampiyonası’na getirerek kapatalım. Kate Moss’a laikliğinden ötürü (yoksa ünlü ve korumaları olduğu için değil) saygı gösteren Türk gençleri, Hırvatistan maçını toplu izledikleri Taksim’de turist kızları taciz etmekte beis görmemişler. Kahkahalar ve salyalar eşliğinde etlerini sıkıştırıp dokunmuşlar. Zebercet’e mi benziyorlar peki? Elbette ki hayır. Zebercet tek başına olduğu için karanlık yollarda gezinmeyi öğrenmiş; bu sürü ise sürü olduğu sürece rahat. Sürü kendileri gibi olduğu sürece onlar da diledikleri gibi yaşayacaklar. Sürüden farklı olurlarsa, ki bu pek mümkün gözükmüyor buradan, o zaman Zebercet’le birlikte anılabilirler. Zebercet! İçimizden biri Tüm bunların ne ilgisi var Türkiye’nin Avrupa Şampiyonası’ndaki yarı finaliyle. Şöyle: istemek bu ülkede mubahtır; istediğini bir şekilde hayata geçirmek de. Ama ne istediğinin, ona hakkın olup olmadığı sorusunun cevabı bir hınç meselesidir. Aşağılananlar ve kendini aşağılayanlar, diğerleriyle eşit olmak istemekte, boyun eğdirmeyi arzulamaktadırlar. İlgi budur. Sahada olan bitenle bunun ilgisi ise bu yazı açısından önemsizdir. Zira futbolcuların, oynadığı maçı kazanmayı istemesi kadar doğal bir şey olmaz. Ama onlara kazanmayı isteten şu Çılgın Türklükleriyse –zira sadece kazanmayı ve kendisine bir şey dedirtmeyi istetir o, güzel oyunu değil örneğin- o zaman yüzümü Zebercet’e dönmeyi tercih ederim. 1 Temmuz 2008 |