|
Mavi Defter’in notu: Yazarımız Yüksel Akkaya’nın yeni bir kitabı yayınlandı: KAPİTALİZMİN HAPİSHANELERİNDE ÖDÜNÇ HAYATLAR – Sınıf Mücadeleleri, Avrupa Birliği, “Küreselleşme” (Eksen Yayıncılık). Bu önemli kitaba önsöz’ü de bir başka yazarımız Fuat Ercan yazdı. Biz de kitabı Fuat hocanın yazısıyla tanıtalım dedik. “Mesele, Umut Etmeyi Öğrenmektir” Fuat ERCAN “Kelimenin tam anlamıyla başaşağı olmuş bir dünyada gerçek yalanın bir momentidir” G.Debord. Yalanın bir momenti haline gelen bu dünya umutları da umutsuzluğun bir momentine çevirdi. E.Bloch’un özlü ifadesi ile o zaman “Mesele, Umut Etmeyi Öğrenmektir.” Fakat başaşağı olmuş dünya da, gerçeğe yönelme/umuda yönelme nasıl gerçekleşecek. Dünyanın başaşağı olmasının tarihi ve bu tarihi tanımlayan işleyişi açığa çıkarma umuda kaynaklık edebilir. Başaşağı edilmiş bir dünyanın gerçekliğine ulaşmak için yapacağımız ilk iş tarihe dönüş olacaktır. Çünkü bugün yaşadığımız dünyaya ait tüm bilgi/donanımız tarih içinde egemenlerce oluşturulmuştur. Egemenlerin tarihi farklı bir geleceğin önündeki temel engellerden biridir. Bu engeli nasıl aşacağız? Walter Benjamin çok önceleri bu konuda bizleri uyarmıştı: “Tarihsel maddeci için bunun anlamı yeterince açıktır. Bu ana kadar hep galip gelenler, bugün hükmedenlerin altta kalanları çiğneyerek ilerlediği zafer alayında yerlerini alırlar. Her zamanki gibi ganimetler de alayla birlikte taşınır. Kültürel zenginlik denir bunlara. Ama tarihsel maddeci zafer alayını temkinli bakışlarla uzaktan izler. Çünkü bu kültürel zenginlik, hiç istisnasız, dehşet duygusuna kapılmadan düşünülemeyecek bir kökene sahiptir. Varlıklarını sadece onları yaratan büyük dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağda yaşamış adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı külfetlere de borçludurlar. Hiç bir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Ve kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan.”(Walter Benjamin) Benjamin tarihsel maddecinin bu koşullarda görevlerinden birinin “Geçmişi tarihsel olarak kurmak “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.” Yani “tehlike anında tarihsel öznenin karşısına beklenmedik bir şekilde beliriveren geçmiş imgesini alıkoymaktır” (Walter Benjamin) Sevgili arkadaşım Yüksel üzerine düşen görevi yerine getirmek için bir “anıyı” yeniden gündeme getiriyor/ güncelleştiriyor. Tarihsel olarak yaşanmış bir deneyimi bugün için yeniden tanımlıyor. Egemen olan ve egemen hale gelen tarihin elinden çekip alıyor. Çekip aldığı ve yeniden tanımladığı bu an üzerinden ise yine Yüksel’in sıkça kullandığı biçimi ile “amele” sınıfının Türkiye gerçekliğini yazmaya çalışıyor. Bu anlamda elinizde tuttuğunuz kitap yaşadığımız şimdiki tehlikeye karşı geçmişte bize ait olan, yani anti-kapitalist olan bir yaşanmışlığı anımsatıyor. Yüksel “15. yüzyıl sonuyla 16. yüzyılın başı, halkın mülksüzleştirilerek, topraktan uzaklaştırılanların“ya çalış ya da yok ol” uygulamalarına bizleri götürüyor. Yaşamın her alanını çalışma üzerinden kapitalist düzenek içinde inşa edilmesi aynı zamanda işçilerin imal edilme sürecidir. Yani işçi sınıfının zaman içinde kendiliğinden oluşumu değil, tıpkı fabrikalarda üretilen metalar gibi imal edilmesini mücadele dili üzerinden anlatıyor. Mülklerinden edilen insanlar hiç bilmedikleri yeni mekanlara (kentler) koşarken, aynı zamanda yeni bir yaşama koşuyorlardı. Yani işçileştiriliyorlardı. Sahip oldukları tek şey kendi enerjileri (emek-gücü) idi. Nesneleri dönüştüren, onlara biçim veren enerji (emek-gücü) aynı zamanda işçileşmelerinin temel nedeni haline gelmişti. Çünkü birilerinin (kapitalistlerin) bu enerjilere ihtiyacı vardı. Karl Marx’ın emek-gücü dediği bu enerji, dünyayı her gün yeniden inşa ederken kendi enerjileri kendilerini güçsüz kılıyordu. Yani tüm enerjileri kapitalistlere/patronlara güç veriyordu. Karl Marx bunu edebi bir şekilde dile getirmişti: “Sermaye ölü emektir, vampir gibi sadece canlı emeğin enerjisini çekip aldığında yaşıyor, ne kadar çok canlı emeğin enerjisini çekip alıyorsa o kadar güçleniyor ve daha fazla yaşıyor.” (Karl Marx) Sermayedarlar/patronlar kölelik sisteminde olduğu gibi çalışanları tamamen ele geçirmek istemiyorlardı, ama onları uysallaştırarak denetim altına almak istiyorlardı. Bu gereklilik ilk elden “çalışmanın” mutlaklaşması anlamına gelmiştir. Yüksel’in sıkça referans verdiği Paul Lafargue Tembellik Hakkı’nda çalışmanın mutlaklaştırmasını o kadar iyi dile geitiriyor ki: “Kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmala”dı. Çılgınlık Lafargue’ye göre “iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur.” Bu tutku bu günlerde daha bir belirleyici hale geldi. Uluslararası rekabet, verimliliği arttırmak, ihracatı arttırmak gibi cümlelerle başlayan egemen dil. Lafargue bu egemen tarza karşı kinlidir; Ne yazık! Arcadia papağanları gibi ekonomicilerin dediklerini yineleyip duruyorlar: "Çalışalım, ulusal zenginliği artırmak için çalışalım!" diye. Çalışmayı ama kapitalist düzenek içinde çalışmayı yüceltenlere karşı seslenir yoldaşımız ; “Ey aptallar! Sizler aşırı ölçüde çalıştığınız içindir ki, sanayi avadanlığı çok yavaş gelişiyor. ... Kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir” (Lafargue). Denetim ve kontrolün ilk uğrağı bu nedenden dolayı üretim süreci olmuştur. Ama çalışmanın mutlaklaşması için üretim düzeyi tek başına yeterli değildir. İşin mutlaklaştırılması işçileri ama sadece işçileri değil bir bütün olarak toplumun denetlenmesi ve uysallaştırılmasına yönelik tekniklerin geliştirilmesine neden olur. Üretim sürecinde işçilerin bedenlerini üretim sürecinin gereklerine uyum sağlama teknikleri daha başından itibaren toplumun da bu gerekler üzerinden yeniden biçimlenmesi anlamına gelecektir. Yani toplum çalışmanın zorunluluğu üzerinden yeniden yeniden biçimlenecektir. Tüm sosyal bilimler bu gerekliliği yerine getirmek üzere harekete geçerek bir dizi düzeneğin gelişmesine neden olacaktır. Gerekliliğin yerine getirilmesi bir yandan işçilerin yaşam koşullarına adapte edilmesi anlamına gelirken, aynı zamanda bu uyum süreci de kültür, gelişme, ilerleme olarak kutsanacaktır. Ne yazık ki bu kutsama sadece sisteme hizmet eden sermayenin organik aydınlarınca değil, Marksistlerin dilinde de epey bir yer tutar. İşin zorunluluğu ve meşrulaştırılması yaşamın her alanında egemenliğini kurmaya başlaması, dünyanın da başaşağı çevrilmeye başlamasına neden olacaktır. Kapitalist varoluş zaman içinde doğallaştırılıp-evrenselleştirilecek ve bütün yaşananlar ilerleme ve kültürel zenginlik olarak sunulacaktır. Benjamin’in işaret ettiği tarihsel anları alternatif olarak yakalayıp gündeme taşıma, doğallaştırma-normalleştirilen sürecini bozacak müdahalelerdir. Geçmişte yaşanan bir “anı” güncelleştirmek dediğimizde Yüksel’in ısrarlı bir çabası ile karşılaşırız. Kapitalizmin başlarında yani işçileştirme sürecinin doludizgin yaşandığı dönemde, işçileşmeye ya da emeğin değersizleşmesine karşı direnenlerin (henüz işçi olmayanların/olmaya direnenlerin) öyküsünü güncelleştirir. Yüksel bu noktada egemen tarih yazıcılarının ya da burjuva egemenliğinin anlamlandırması içinde ilerlemeye düşman bir hareket olarak tanımlanan Ludist hareketi analizine konu edinir. Bu hareketi egemen tarih kapitalizme karşı bir isyan olarak algılamak yerine, tarihin çarkını tersine çeviren “başıbozuklar” olarak ilân eder. Yüksel bu analize karşı çıkar ve tarihi yaşanmışlığı sorgular. Bu sorgulamayı sadece tarihsel bir merak ile yapmaz, amaçlanan bu hareketin sunduğu olanakları bu günkü koşullarda yeniden düşünmektir. Sistemin yapısal mantığının egemen olduğu bir zaman dilimi içinde organize ve güçlü yapıları ile işçi sınıfını temsil eden sendikaları yeniden ama eleştirel olarak düşünmemize olanak sağlar. İşçi sınıfının sermaye ve daha da önemlisi yapısal bir hal almış kapitalizme karşı çıkışın politik belirleyeni sadece örgütlü yapılar olarak sendikaları işaret etmenin eksik ve hatalı olacağını işaret eder. Yüksel sunuşlarında ve konuşmalarında sezgisel bir heyecan üzerinden sorunu ele alır. Bu sezgisel heyecan/öfke ise insanın kendi emeğini başkalarına belirli zaman ve mekanda sunmanın başta bizzat o insan için gayri-doğal ve gayr-i insani olduğundan hareket eder. İnsanlık tarihinin bence en acımasız işleyişinden biri; insanların kendi enerji ve zamanlarını kendi özgür iradesi ile kapitaliste sunması yalanıdır. Bu yalan ve sunma ilk başta işçinin kendi varoluşu ile çelişkilidir. İşçiler bu çelişkiyi bedenlerinde ve zihinlerinde günü bir yaşarlar. Bu çelişki bazen örgütlü bir bilinçlilik olarak açığa çıkar ama çelişki daha çok bedenlerde birikir, pasif tepkilere bireysel isyanlara neden olur. İşçilerin beden ve zihinlerinin uysallaştırması sınıfsal mücadelenin önemli uğraklarından biri olmuştur. Beden ve zihinlerin uysallaştırılması arkadaşım Yüksel kitabında sıkça işaret ettiği gibi “bir hapishaneden farkı olmayan” yaşam ortamı üretecektir. İşletme ve mühendislik bilimleri işçilerin beden ve zihinlerini ele geçirecek yöntemleri bilim adına ilerleme olarak topluma (aslında sermayeye) sunarak, sınıf mücadelesine katkıda bulunurlar! Yaşamın çalışma üzerinden yeniden örgütlenme çabasının bizzat kendisi bir yatırım alanına dönüşecektir. Üretim sürecinde yaratılan metaların tüketilmesi bile bir uysallaştırma amacına dönüşmüştür. İstanbul İşçi Kurultayı’nda Yüksel kürsüde işçilere ilk bakışta oldukça garip gibi görünen bir eylem/talepte bulundu. “Her gece bir saat TV’leriniz kapatıp konuşmayı deneyin. Konuşmak! Talep edilen konuşma. İlk elde zor gelecektir, unutmuşsunuzdur kocanızla, karınızla ve arkadaşlarınızla konuşmaya. Daha sonra TV kapalı iken evden çıkıp sokaklara arkadaşlara uğrayacaksınız. Konuşmalar zamanla kendinize bile unutturulan işiniz, sıkıntılarınıza dönüp gelecek. Kendi hayatınızı gündeminize almaya başlayacaksınız.” Birçok anlamda önemli ve anlamlı bu talep. Böyle bir talebin varlığına neden olan gerçekliğin kendisi de anlamlı ve önemli. Yüksel elinizdeki çalışmada işaret ettiği gibi “sermayenin emekçiler üzerinde kurmaya çalıştığı denetim, gözetleme ve iktidar” artık yaşamın kendisi olmuştur. Yani dünya başaşağı çevrilmiştir. Artık kuşatılmış bir hayatı yaşamaktayız ve belki daha da önemlisi artık her birimiz kendi koşullarımıza uygun ve bizzat kendi ellerimizle kendimize hapishaneler inşa etmişiz. Bu başaşağı olma halinin belki de en anlamlı ifadesi kapitalizmin oluşum yıllarında işçileşmeye karşı çıkan insanların, bu günlerde üretim araçları ve iş için mücadele etmeleridir. Yüksel egemen tarihsel anlatıyı politik bir ihtiyaç üzerinden yeniden tanımlama çabasının temel nedeni günümüz gerçeğini, Türkiye gerçeğini anlamaktır. Türkiye gerçeğini işçi sınıfı açısından politik düzleme taşıma kaygısı beraberinde işçi sınıfının karşılaştığı sorunları gündeme almayı gerektiriyor. Politik düzleme taşıma kaygısı işçi sınıfı üzerinden politika yapan sol ile işçi sınıfı arasındaki ilişkiyi sorgulamayı gerektirir. Kitap aslında baştan sona bu gereklilik için, bu gereklilikten hareketle yazılmıştır, ama bir kaç yazı doğrudan bu soruya eğilmiştir. “Türkiye’de İşçi Hareketinin Uzun Dalgaları ve Sol” başlıklı yazıda Yüksel “işçi hareketinin taşıdığı zaaf ve sorunların sola ne ölçüde yansıdığı, solun yaşadığı zaaf ve sorunların işçi sınıfına ne ölçüde yansıdığı” gibi anlamlı soru ile analizine başlıyor. Bu tarz bir soru özellikle kapitalizmin iyice derinleştiği günümüz koşullarında daha bir önem ve anlam kazanıyor. Sol ile işçi sınıfı arasındaki ilişkiyi Yüksel Engels’ten hareketle Türkiye’de kapitalizmin gelişme özellikleri yani maddi düzeyden hareketle analiz ediyor. Tarihsel bir dönemlendirmeyi içeren bu analize göre “15-16 Haziran eylemine kadar Türkiye'de sosyalist hareket, "eksik kapitalist üretim koşulları ve eksik sınıf koşulları"nı tartıştı. Bu tartışmalardan, "eksik teoriler" üretti. Her eksik teorinin boşluğu, yeni bir örgüt, yeni bir yapı ile giderilmeğe çalışıldı. Öyle olduğu için de 1970'li yıllar "eksik teorilerin" tamamlanmaya çalışıldığı yıllar oldu.” Tartışmalara yol açacak bu analiz aslında Türkiye’de kapitalizmin yapısal koşulları ve gelişmesine ilişkin bir dizi sorunlu alanı işaret ediyor. Ama Yüksel "işçiciliğe" ve "ekonomizme" kapılmadan işçi sınıfı ile bağ kurmanın yol ve yöntemlerini araştırmaya bizleri davet ediyor ve bu davetin amacı da “sınıfsal bakış açısının rehberliğinde teori ile pratiği bütünleştirerek hayata geçirmek” olarak tanımlanıyor. İşçi sınıfının çevresine ve işçi sınıfının kendi çevresine ördüğü duvarlardan bir diğeri ise hiç kuşkusuz Avrupa Birliği. Avrupa Birliği öncelikle sol içinde farklılaşmalara yol açmakla kalmadı, işçileri temsil eden sendikal yapıları da kendi içinde farklı tavırlar almalarına neden oldu. Yüksel arkadaş bu konuda doğrudan bir öneri ile konuya giriyor: “Yaygın bir kanı olarak Avrupa Birliği'ne (AB) üyelik ile birlikte Türkiye'de çalışma mevzuatını düzenleyen yasalarda da işçiler lehine düzenlemeler yapılacağı düşünülmektedir. Bunun gerçekle örtüşüp örtüşmediğini test etmenin en önemli aracı AB'ye üyeli sürecinde uyum adı altında çıkarılan yasalara bakmaktır.” Burada hemen son zamanlarda çıkartılan üç yasayı mercek altına alıyor. İlk yasa sosyal güvenlik alanını düzenlerken "işsizlik sigortasını" da düzenleyen 4447 sayılı yasa. İkincisi, adı "İş Kanunu ve Sendikalar Kanunu ile Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkındaki Kanun'da Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun olan iş güvencesi ile ilgili düzenleme. Üçüncüsü ise, 4857 sayılı İş Kanunu. AB'ye uyum çerçevesinde kabul edilmiş bu yasaların önemli bir farklılığı olduğunu ve bu farklılığın “artık sadece işyerinde işçi üzerinde bir egemenlik peşinde değil, egemenliğin çeperi genişletilmekte, eve, kahveye, sokağa” taşındığını belirtmekte. Böylece “işçi yaşamının her anında, ister çalışsın, ister çalışmasın sermayenin denetimi, gözetimi altındadır. İşçi artık insani gereksinimleri olan, bunu tüm veçheleri ile yaşayan bir özne değil, işveren için sürekli denetim altında tutulacak işin, üretim aracının bir parçası, bir nesnesi” olduğunu ileri sürecektir. Kapitalizmin Türkiye’nin kendine özgü koşullarında emek üzerinde denetim ve kontrol mekanizmaları oluşturması AB ile bütünleşme ile başlanan süreçle birlikte daha bir çeşitlenip ve derinleşmeye başlamıştır. Yüksel’in ifadeleri ile “her işyeri artık bir panoptikon hapishaneye dönmüştür. Bu hapishanede gözetim için, iktidarın varlığını hissettirmek için çok sayıda denetçiye gerek yoktur. Burada mahkûmlara, aynı anlama gelmek üzere işçiler kendi kendilerini denetleyecek bir özelliğe kavuşturulmaktadır.” Türkiye’de kapitalizmin gelişip dünya ölçeğinde işleyen sürece katılması, aynı zamanda işçi sınıfının politik gündeminde birçok alanda gerilemeye yol açmıştır. İşçi sınıfının savunmacı bir stratejiye yönelmesi zaman içinde sendikaların işlevlerinde de önemli değişimlere yol açmıştır. Sendikaların temsil ettiği işçi sınıfı ile sendikanın daha çok sendikacıları temsil eden bir yapıya dönüşmesi işçilerin elini kolunu daha bir bağlamıştır. Bu aşamada işçi sınıfının siyasal etkinliğini sadece sendikalar ve siyasi partiler dolayında açıklamak eksik olacaktır. Yüksel elinizdeki yazılarında ve bir çok konuşmasında işçinin bizzat işçi olmaktan kaynaklanan tepkilerini ve hatta kinlerini açığa çıkarıyor. İnsanın kendine ait enerjiye yabancılaşması, kendi yarattığı zenginlikler karşısında gücünü yitirmesi hapishaneyi daha bir güçlendiriyor. Ama güçlenen hapishane her geçen gün sadece ama sadece işçi olmaktan kaynaklanana enerjiyi, kendi inşa ettikleri duvarı yıkacak enerjiyi de üretiyor. Önemli olan böyle bir enerjinin var olduğunu önce enerjinin sahiplerine ve daha da önemlisi onu uysallaştıranlara karşı göstermektir. Bu çaba umutsuzluğu umuda çevirirken, gerçekliği de yalandan kurtaracaktır. Yüksel dostum tarihsel bir “anı” yani “Ludist haraketi” işaret ederek, “gelecek ile geçmiş arasındaki donuk ayrımları” (E.Bloch) yıkıyor. “Umut etmeyi” bir defa daha “öğretiyor.” Bir ışık tutuyor. Ama sadece bir ışık, bundan sonrası umudu yaşama aktaracakların “işi”. Işık tutmak anlamlı bir pratik ama çok da abartılmamalı, esas olan o ışık altında yaşamı dönüştürmektir. |