|
Demokrasi herkese lazım mı? Gerçekten mi? Neo-liberalizmin radikal siyaset unsurlarını tasfiye planı Öcalan yakalandığından bu yana TSK’yı işaret ediyordu - önce de radikal sol, İslamcı ve ülkücü hareketi. Nihayet vakti geldi ve belki de AKP kapatılmadan bu hesabı da kapatmak istiyorlar. 1 Temmuz’da Kıbrıs’ın iki lideri Talat ve Hristofiyas tek devlet tek vatandaşlık konusunda görüş birliğine varıyor ancak TSK’dan çıt çıkmıyor. İşte tasfiye planının başarısı budur. Mecali kalmamıştır TSK’nın. Aynel ÖMER Ergenekon operasyonu memleketin şipşak fotoğraflarını çekmeye devam ediyor. Bir yanda her halükarda, ezeli ve ebedi darbeci olan generallere uzanan bir operasyon, bir yandan denize düşen yılana sarılır misali hak hukuk bağımsızlık anti-emperyalizm edebiyatı yapan kuvvacılar, gözaltılar, gazeteciler, ikinci el Yeşiller derken gürültü koptu gidiyor. İslamcı olmakla övünen basın organları gelişmelerden memnun. Atv, kamuoyunun bilmesi gereken ne varsa çatır çatır ortaya döküyor. Hürriyet pek hoşnutsuz bir edayla yazıyor Ergenekon haberlerini. Güneri Cıvaoğlu, paşaların koluna giren polislerden gocunuyor. Hasta olduğu için serbest bırakılan ölüm döşeğindeki sanıklar gözümüze sokuluyor, operasyonun vicdansızlığını göstermek için. Serbest bırakılan Mustafa Balbay tam sayfa Hürriyet haberleriyle ağlaşıyor. O zaman sonda söylenecek olanı başta söyleyelim. Neo-liberalizmin radikal siyaset unsurlarını tasfiye planı Öcalan yakalandığından bu yana TSK’yı işaret ediyordu - önce de radikal sol, İslamcı ve ülkücü hareketi. Nihayet vakti geldi ve belki de AKP kapatılmadan bu hesabı da kapatmak istiyorlar. 1 Temmuz’da Kıbrıs’ın iki lideri Talat ve Hristofiyas tek devlet tek vatandaşlık konusunda görüş birliğine varıyor ancak TSK’dan çıt çıkmıyor. İşte tasfiye planının başarısı budur. Mecali kalmamıştır TSK’nın. Gelgelelim Ergenekoncuların demokrasi isteğine. 1 yıldır ortada iddianame olmadan tutuklanmakla belki yeni tanışıyor bu kesim. Oysa bu ülkede adalet böyle işliyor. Mesela 19 Aralık sanıklarını 7.5 sene sonra zaman aşımından beraat bekliyor. 10 yıldır davası sonuçlanmadan cezaevinde yatan onlarca insan var. Tutuklanan, hakkındaki detaylı iddiayı hep arkasından gönderilen iddianameyle öğreniyor. Dava ne kadar büyükse, iddianame o kadar gecikiyor. Örneğin büyük bir davada 6-7 ay sonra cezaevinde dosyalarla gelen bir iddianame, ‘cürüm sahiplerinin’ cezaevinde caka satmasına dönüşebiliyor: geldi bizim dosya! Doğrusunu söylersek, bu uzun süreç en çok da Ergenekoncuların sevdiği bir işti. Şimdi şikayet ediyorlar. Bir gece vakti memleketin ümüğüne çökenlerin, ümüğüne ‘kibarca’ ve simgesel çökülenler kendileri olunca bir çocuk kadar hassaslaşmaları ne de gözyaşartıcı. Koskaca Hurşit Tolon Paşa, polis kapıya dayanınca CHP’li bir vekili arıyor ve ‘ne yapayım?’ diye soruyor. Mebusumuz da ellerinde arama izni var mı gibi bir iki hukuki soru sorduktan sonra ‘açın o zaman paşam’ diyor. Paşa paşa açıyor kapıyı Tolon. İşte o kadar kudretli kişilerin düştüğü hal, en iyi kendisinin bileceği şeyi, bilmesi beklenen şeyi, bir asker nasıl gözaltına alınır sorusunun cevabını vekilden öğreniyor adamcağız. Ama haksız da sayılmaz, kaç asker gördü ki gözaltına alınan. Demokrasi onlara bu yüzden gerekli işte. Bu hale düşmemek için, bu gizli saklı hali korumak için. Halkın olayla ilgisi de çok güçlü değil. Onlar, durumun kendilerini çok da ilgilendirmediğini düşünüyorlar. Ne olacaksa olsun kabilinden izliyorlar. Yeni padişahlarını bekliyorlar. Her zaman böyleydi şimdi de böyle. Belediyeyi basıyor jandarma, ‘aha darbe oldu’ diyorlar, ekmek almaya bakkala koşuyorlar. Sanki onları ilgilendiren hiçbir şey yok. Hürriyet’in sahibi kim? Bu hızlı özetten sonra üç noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, Ergenekon’un ortaya çıkış miladı olarak gösterilen Yahudi ajan (ne olduğunu ben de anlamadım tam olarak) Tuncay Güney’in ifadeleri. Bu ifadelere göre Veli Küçük, Radikal kendisini manşet yapınca Aydın Doğan’a Perinçek’i gönderir. Doğan Perinçek’e der ki “Milliyet’e dikkat ederim. Radikal’e karışamam, Hürriyet de zaten Rahmi Koç’un, benim gibi gözükse de”. Ne kadar ilginç ve ne kadar akla yatkın değil mi? Radikal gibi bir gazetenin Aydın Doğan’a ait olmaması, Hürriyet’in kullanım hakkının Koç’a, Milliyet’in de bir ortaoğlanı olması bana hiç şaşırtıcı gelmiyor şahsen. Çeşitli misyonları var bu gazetelerin ve bir de patron ihtiyacı. Doğan’ın hizmetleri de belki kızının TÜSİAD Başkanlığı ile onore ediliyor. Neo-liberalizm: Devrim’e elveda deyin Hemen ikinci noktaya geçelim. Ergenekonla tasfiye edilen aynı zamanda devrim düşüncesidir de. Gerçekten de TSK’nın paşalarını alıp sorgulamak bir devrimdir, en azından bir devrimin işi olsa gerektir. Ama bakalım AKP’ye, yaşanan ‘saman altından su yürütme’ diyebileceğimiz, ‘suya götürüp susuz getirme’ diyebileceğimiz esnaf kurnazlıklarıyla icra edilen bir siyasettir. ABD’nin sınır ötesi harekat izni de ulusalcılığı fazla güçlendirmeme taktiği oluyor demek. Başbakan hala ‘Ordu’yu yıpratmayın. Orası peygamber ocağı’ diyebiliyor. Ufuk Uras’ın darbeleri açıkça tartışalım önerisi karşısında bütün ülke pıssssssss diyebiliyor. Her şey, ‘işini bilir’ bir şekilde yürütülüyor. Bir başka deyişle şu fikir doğrulanıyor: “Devrime ne gerek var canım, kaydırırız ayağını.” Tıpkı Cumhuriyet’in kuruluşu gibi. Bolşevikler, Çar ve ailesini kurşuna dizerken, Osmanlı’nın ülkeden kaçmasına izin veriliyordu. Zira mevzu büyütülmek değil, zafer taçlandırılmak değil, kapatılmak isteniyordu -insan haklarına olan saygıdan kaynaklanmıyordu Cumhuriyet’in padişaha gösterdiği hoşgörü. Bir yandan da bu devrim meselesiyle örtüşecek şekilde paşalara ve tosunlarına isnat edilen suçta da isyan kelimesinin sıklığı dikkat çekiyor. Hükümete karşı isyan örgütlemek. Dolayısıyla isyan da devrim gerekliliğiyle birlikte tedavülden kalkıyor. İsyan suç, devrime kalkışmak salaklık, enayilik. Eskiden Denizler bile yapamadı derdi aramızdaki Ergenekon, şimdi kelli felli paşalar bile yapamadı diyecek liberaller. Neo-liberal planın amacı bu zaten. Peki bu durum bizim paşalara ahlanıp vahlanıp TKP türünden bir sosyal-faşizme yuvarlanmamız anlamına mı gelmeli? Cevabı kargalardan alınız. Olsa olsa isyanın mucitliğine güvenmek, paşaların yaptığının isyan olmadığını, ‘Yavuz Hırsız’ misali isyan bastırmak olduğunu söylemeliyiz. Neo-liberal plan zafer kazanmasın diye, günümüz dünyasının en eski faşizm türlerinden biri olan İttihat faşizmine göz kırpmak, Ermeniler, Süryaniler, Yezidiler, Pontus Rumları, Kızılbaşlar, Kürtler, Rumlar, Museviler, Çingenelerle beraber Suphilerin, Sabahattin Alilerin, Nazımların, Uğur Kaymazların da kanını katık etmek demektir. Her gün bin bir şekilde aşağılanan eşcinselleri, her fırsatta tecavüz edilen yok sayılan engellileri, travestileri, bin bir mezalimle sokağa atılan ve ite çakala satılan hayat kadınlarını ve ‘normallik’ şemsiyesinin dışında kalan herkesi, bu İttihat terörüne bir kez daha kurban etmiş oluruz. Üstelik ne için? Paşalar gerim gerim gerilebilsin diye. Bir ulusu nasıl yarattık diye, 7 yaşındaki çocukların ‘Türküm, Doğruyum, Çalışkanım’ sesleri eşliğinde mastürbasyon yapabilsin diye. Eğer elimizden hiçbir şey gelmiyorsa eğlenmeliyiz -ki bu da herkesin elinden gelen bir şey değildir. Eğlenmeyi yeterli mi bulmuyoruz; o zaman bizi İttihatçı yapmayacak bir başka yol bulmalıyız demektir, belki de bizi ucundan bile olsa İttihatçı yapmayacak tek şey eğlenceli bir şeyler yapabilmektir. Burada yeri gelmişken, Ergenekon merkezli rejim dalaşına işçi ve emekçiler cephesinden müdahil olmak isteyen ama bu kesimlerin sırtını dönmüşlüğü yüzünden pek sınırlı bir havanda su döven sosyalistleri eleştirmek gerekiyor. Sorunu işçi ve emekçilerin çıkarları çerçevesinde değerlendirmeyi dayatmak kitabidir. Teorik varsayımlara göre pratiğin sunduğu zenginliği değerlendirme çabasıdır. Oysa yapmamız gereken, bizi İttihatçılardan da neo-liberallerden de kalın bir çizgiyle ayıracak olan şey, gerekliliklerimize göre var olana dahil olmak değil arzumuzdan var olanı değiştirecek biçimleri çıkartmak olacaktır. Üçüncü bir cephe açmak yerine ikinci bir cephe olmayı düşünmeliyiz. Ölümcül cepheye karşı yaşam cephesi. Zira neo-liberaller de cuntacılar da ölümcül bir cephede yer alıyor. Biri lağım çukurunda ölüm (neo-liberal kapitalizm) diğeri kum içinde (cunta). İşçi emekçilerin üçüncü bir cephe olabilmesi içinse önce ikinci bir yaşam cephesi oluşması gerekiyor. Bu yaşam cephesi, çıkarla ifade edilecek kadar kitabi ve gri ise, yaşamsal da olmayacaktır. Balbay buraya yumruk havaya Gelgelelim yazımızın güzide konuğu Mustafa Balbay’a. Hürriyet gazetesinde okuduğum ve başka bir yerlerde de yazdığı yazısından hareketle Balbay’ın ucuz kahramanlık ve mağdur havalarının çok ‘dandik’ olduğunu burada paylaşmak hiç de kötü bir iş olmayacaktır. Teröre kurban giden Ahmet Taner Kışlalı ve Uğur Mumcu’nun kalem arkadaşı, terörle ilişkilendirmekten ötürü terör yaralısı edebiyatı çekiyor bize. Ona cevap vermeden söylediklerine bir göz atalım: “Gazeteci, soruşturma kapsamında tutuklu olan Vedat Yenerer’in internet sitesi bana ’Yılın Kuvvası’ ödülü verdi. ’Bana bu ödülü neden aldınız’ diye sordu, savcı. ’Herkesten ödül alır mısınız?’ diye sordu. Delillerden biri buydu... ’Hurşit Tolon’la bağlantın var mı?’ diye sordu. Birinci Ordu Komutanı’yken, makamında ziyaret ettim. Ankara temsilcisi olarak ayda 10 kez bu tür ziyaretler yaparım. Tolon, bir sivil toplum platformunun başında. Yayınlayacakları ilanla ilgili görüşmesinde, ’Balbay bize yardımcı olur?’ diyor. Beni aradı, ’Ne kadar dedi?’ Ben, ’2.5 milyar’ demiştim... ’Biraz indirin’ demiştim, gazeteye. Yani, bir sivil toplum örgütü ilanının gazetede indirimli yayınlanması suçu...” Burada anlıyoruz ki Mustafa Balbay, komutanlarla fikri bağ ve dolayısıyla kişisel yakınlık içindedir ve şunu demektedir: Paşalar daha sonra sivil toplum kurumu yöneticisi. Darbeci de olsa başkanı asker de olsa sivil toplum kuruluşu işte. (Peki DTP ilanını yayınlar mı Cumhuriyet?) Benimle görüşmeleri meşrudur. Onlar beni arar indirim ister, yarın öbür gün de onlar benim işimi yapar. “Gitmiştik, Şener Paşa’nın makamına. Konuştuk, kaygılıydı adamlar. Ülkeyi konuştuk. Gidişatı konuştuk. Levent Ersöz’le de görüşmüştüm. Makam odasında kamera varmış. İç güvenlik konuşması belki. O gizli kayıt yapılmış. Ben o kaydı bilmiyorum. Savcılığa ulaşmış o kayıt.. Sanırım Şener Paşa’nın arşivinden çıkmış. 15 yıllık Ankara Temsilcisiyim. Herkesle görüştüm. ’Bu medya teslim oldu ne yapacağız. Ortalık çok gergin’ diyor Ersöz. ‘Oyun sahası’ diye bir şey geçiyor. Savcı ‘Nedir bu oyun sahası’ dedi. Ben bereket, gizli çekimde bile, ‘Oyun sahası meclis’ demişim.” Burada adı geçen Ersöz’ün Silopi’de iki Kürt gencinin gözaltında kaybedilmesinden sorumlu olduğunu hatırlatalım. Medyayı teslim olmakla suçlayan zat budur, bu fikri açtıkları kişi de Mustafa Balbay. Balbay ise onlara meclisi adres göstermekle övünüyor. Kayıtın Şener Paşa’nın arşivinden çıkmasını bu kadar normal karşılaması da bir diğer enteresan not Mustafa Balbay’ın. “Gözaltına alınmam, örgüt üyeliği ve darbecilik. ‘Bir belge daha göstereceğiz’ dediler. ’Ahmet Necdet Sezer’ ismi verilmiş bir belge. ‘Neyle ilgili’ dedim; ‘Sezer’in CHP’ye girişiyle ilgili’ dedi. Bir liste, en tepede Sayın Cumhurbaşkanı’nın ismi, sırasıyla iniyor, Emin Çölaşan, Mustafa Özbek, Mustafa Balbay, Mustafa Koç gibi isimler sıralanmış. ‘Bu isimler CHP’ye girmedikçe CHP yükselemez’ deniliyor. CHP’ye girmesi istenen isimler listesi, suç delillerimin arasında..” Gerçekten de güzel bir liste. Bilhassa Mustafa Koç’un varlığı, CHP’yi iktidara taşıyacak türde. Peki niye girmedi CHP’ye Koç Mustafa? Anlaşılan o ki listeyi her kim hazırladıysa tam bir Ergenekon siyaseti hazırlığında. Hem sermayedarları arkasına alacak hem de Ergenekon siyasetiyle memlekette darbe kapılarını ardına kadar açacak bir liste bu. “Yargıç şöyle bir soru sordu; ‘Jandarma Teşkilatı’nın kendi iç bilgi notunda, Cumhuriyet Gazetesi’ne 100 bin YTL verilip, gazete dağıtmaları sağlanabilir diye bir not var. Nedir bu?’ Bana, ’Cumhuriyet neden az satılıyor’ diye sormuştu Levent Ersöz Paşa. Ben de ’Kışlalara aldınız da satmadık mı?’ dedim. ’Onlar nasıl satıyor’ dedi, Ben de ’Bedava dağıtıyorlar. Cumhuriyet’in gücü buna yetmez’ dedim. Demek ki onlar kendi aralarında ’100 bin YTL, olsa cumhuriyet dağıtılsa’ gibi bir şey demişler.” Evet bu bilgi notundan sonra artık ortada ya bir örgüt yok ya da o örgüt tüm Cumhuriyet gazetesi ve Kuvvet Komutanlıklarını kapsıyor diyesi geliyor insanın. Kürt ve genç katili Ersöz, Cumhuriyet daha fazla satsın istiyor. Makamında Balbay’ı ağırlıyor, Cumhuriyet daha fazla satsın diye uğraşıyor. Ama işte Balbay terör yaralısı. Arkadaşlarını teröre kurban vermiş de Kürtler üzerinde en koyu terör yöntemleri icat etmiş komutanlarla ideolojik arkadaşlıktan rahatsız olmuyor. Bir de ABD Büyükelçisi’ne söyledikleri var tabii Mustafa’nın. Şöyle: “Sordular, ABD büyükelçisiyle yemek yemişsiniz diye. Zaman, Referans, Milliyet’in Ankara Temsilcileri de var. Bunu da İbrahim Yıldız’a anlattım, o da İlhan Abi’ye anlatmış. "ABD’de hava değişikliği var, AKP ile ilgili olarak" diye. "Bu nedir, açıklayın" dedi bana savcı. İbrahim Yıldız’la görüşmelerimi sordu.. ‘Hikmet burada’ diyor.. Kim bu ‘Hikmet’ diye soruyor. Sorduğu Hikmet, Çetinkaya. Oktay Ekşi, beni Mesudiye’ye davet ediyor. ‘Kimse haber yapmıyor, Mesudiye’yi’ diye serzenişte bulunuyor. O konuşma, ‘Kimsenin haberi yok’ diye girmiş. Savcı ’Bu ne demek’ diyor... ‘İkinci Yeşil’ denilen biri var. Sağ yanımda o vardı. Hüküm verilirken yan yana durduk. Mustafa Balbay gibi biri onunla yan yana. Suçsuz da olabilir. Hüküm giymedikten sonra kimseye denmemesi lazım. Ki hala ben bu suçla suçlanıyorum; halkı silah yoluyla hükümete karşı isyandan yargılanacağım.” Ersöz’ü gururuna yediren Balbay, ikinci Yeşil’i yediremiyor. Acaba bilmiyor mu gözaltında kaybedilen Kürt ve Türk devrimcilerini. Yoksa kamuoyunda tartışılmadığı için yok saymak daha mı kolay oluyor? Ama atladığı bir şey var Balbay’ın Hürriyet’teki yazıda. Büyükelçiye diyor ki “AKP gidici, siz bizi destekleyin”. Ve merak edilen de şu ‘kim bu biz?’. Niyeyse burada anlatmayı unutmuş. Elbette Ergenekon şu ya da bu oranda bir uydurma, mit ya da abartı da olabilir. Bu kadar büyük bir yapıyı tek bir örgütte toplamayacak kadar uyanık da olabilir generaller. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. Bu nedenle, Ergenekonla ilgili daha çok kıyamet kopacağa benziyor. Ülkede hiç bir zaman olmayan demokrasi, insan haklarıyla Ergenekon operasyonuna karşı çıkmak, kanser (neo-liberalleri) gösterip sıtmaya (ulusalcı faşistler) razı göstermek gibi sahtekarlıklardan, onlara benzemekten uzak durmalı. Yapılacak iki şey var; generallerle dalga geçmek ve neo-liberalizmin iyi niyetine aldanmamak. 14 Temmuz 2008 |