Yazdır E-posta

ÖYKÜ

 

Kahve falı

 

Dilek YILMAZ

 

Yatağından bir tüy hafifliğiyle kalktı. Günlerdir üzerine çöken karabasan sanki bir solukta ortadan kaybolmuştu. Bir çırpıda hazırlanıp sokağa çıktı. Çantasından cep telefonunu neşeli bir ıslık eşliğinde çıkardı:

 

- Alo günaydın, canım nasılsın?

- Oooo günaydın, bakıyorum bugün erkencisin, hayırdır?

- Bugün yeni bir başlangıç yapacağım, bugün özel bir gün. Canım, biliyor musun; bakkalın yanındaki erik ağacı çiçek açmış, dalları görkemli bir şekilde yola uzanıyor. Doğanın yeni bir canlanışına daha tanık olmak ne güzel...

- Bir tanem o ağaç bir haftayı aşkın bir zamandır, çiçeklerini açtı.

- Yapma ya, ben niye fark etmedim öyleyse.

- Olsun canım, çiçekleri gördün ya önemli olan da bu değil mi? Yeşil otobüse biniyorum sonra ararım seni. Yeni işinde başarılar sana.

- Henüz yeni işim olmadı. On beş günlük deneme süresinden sonra olacak.

- Umarım sorun çıkmaz bu sürede.

- Çıkmaması için elimden geleni yapacağım. Öpüyorum seni. Görüşürüz.

- Görüşürüz.

 

Yüzüne yayılan ışıltılı bir gülümsemeyle kapattı telefonu Derya. Üç yıldır beraberlerdi Murat’la. Ve üç yıldır yüzündeki ışıltının her geçen gün daha da büyüdüğünü hissediyordu genç kadın.

 

Durakta kalkmak üzere olan otobüsü son anda yakaladı. Otobüs her zaman olduğu gibi tıka basa doluydu. İnsanlar alışmıştı üst üste yolculuk yapmaya. Kimsenin, bir diğerinin kendine yaptığı kabalığı önemsediği yoktu. Yaşanan toplu bir körleşmeydi sanki. Derya, işe başlayacağı için o kadar neşeliydi ki, ne tepesine dikilen, ağzı sarımsak kokan adamı umarsadı; ne de ihtiyar bir hacı sakallının göğüslerine diktiği hoyrat bakışlarını.

 

İş başı yapacağı matbaanın kapısına gelince, parmağına nişan yüzüğünü takmamış olduğunu fark etti. Cüzdanından çıkardığı yüzüğü parmağına geçirdi. Bu bir önlemdi onun için. Nişanlıyım deyince patron ya da diğer çalışanlar daha bir mesafeli yaklaşıyordu. Yoksa bir önceki iş yerinde olduğu gibi patron kendisine yaptığı kurlara karşılık vermediği için, bunun gurur sorunu yapıp ona zorluk çıkarabilirdi. Öyle ya parası olan, genç, yakışıklı birisi hangi gerekçeyle bir kadın tarafından reddedilebilirdi. Derya iş yerinde böyle tacizler yaşamamak için yıllardır karşı geldiği evlilik kurumuna sığınmıştı. Babasına asla takmayacağım dediği alyansı babasından habersiz gündüzleri takıyor, akşam eve giderken çıkarıyordu. İlaç saati gelen bir hasta gibi, büyük bir itinayla yapıyordu bunu, insanlar için bir kölelik halkası olduğunu düşündüğü alyans onun için bir parça da olsa özgürlük anlamına geliyordu.

İnce parmaklarını öne doğru uzatıp, alyansı parmağına iyice yerleştirdikten sonra içeri girdi. Patronu Durdu bey henüz gelmemişti. Durdu beyin on yedi yaşındaki kardeşi hızlı hareketlerle büyük mavi dosyadan çıkardığı faturaları inceleyip:

 

- Derya hanım hoş geldiniz. Bugün ödeme günümüz. Cenk Boya’yla anlaşmaya çalışıyordum. Şu faturaları ayırmama yardım eder misiniz?

- Neye göre ayıracağız, benim ön muhasebe bilgim yok.

- Bakın bu Cenk Boya’yla hesaplar konusunda anlaştığımız son tarih. Bu tarihten itibaren onların gönderdiği hesap özetiyle bizdeki faturaları karşılaştıracağız.

- Tamam.

 

Bir saat boyunca on beşi aşkın firmayı arayıp hesaplar konusunda anlaştılar. Derya’ya iş görüşmesi sırasında grafikerliğin yanı sıra ön muhasebe yapacağı ve telefonlara bakacağı söylenmişti. Genç kadın bunu bilerek gelmişti iş yerine, çünkü çalışması gerekti. Deneyimi de az olduğu için iş bulmakta zorlanıyordu. Henüz yolun başındaydı. Deneyim konusunda ilerlemesi için, bunlara göz yumması gerektiğinin farkındaydı.

 

Nasıl öğlen olduğunu fark etmedi Derya. Osman güler yüzlü, ehliyet alacağı günü iple çeken, hayatında en önemli şeyin arabalar ve chatlaştığı kızlar olduğunu düşünen bir çocuktu. Tasarım programlarını da Derya’dan iyi biliyordu. İlk başta grafikerlik için düşündükleri Osman’ı işler büyüyünce matbaanın başına vermişler. O da biraz matbaada, biraz bilgisayarın başında işleri götürmeye çalışmış.

Olmayınca grafiker ilanını vermişler.

 

Öğle arasında tekstil firmalarına aksesuar sattığı depodan gelen Durdu bey, Kayseri şivesiyle, kelimeleri uzatarak Osman’ın dağınıklığına söylendikten sonra Derya’nın yanındaki sandalyeye oturdu:

 

- Neler yaptın sabahtan beri bir bakayım. Hımm şu jakron kemer etiketinin tasarımı fena olmamış. Şu sallama karton etikette iyi.

 

Tasarımlarının beğenildiğini gören Derya, sevincini saklamaya çalışarak:

- Biliyorsunuz daha önce de etiket tasarımında çalıştığım için, bu sektöre yabancı değilim.

- Evet, evet belli oluyor. Umduğumdan da iyisin.

- Elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

- Peki ya şunlar... Şu mavi renklileri, cep etiketi için mi düşündün. Biraz küçük olmuşlar...

 

Durdu bey bunları söylerken Derya’ya iyice yaklaşmış, kolu Derya’nın koluna değmeye başlamıştı. Genç kadın yere düşmüş cetveli yeni fark etmiş gibi yaparak, cetveli yerden alırken sandalyesini patronunun sandalyesinden azıcık uzaklaştırdı.

 

...

 

Günler birbirini kovalarcasına hızla geçmişti. Derya’nın deneme süresinin biteceği, işte kalıp kalmayacağının belli olacağı cumartesi günü gelip çatmıştı. Genç kadın otobüste, iki haftalık iş sürecini bir bir gözünün önüne getiriyordu. “Her şeye hakimim, müşterilere, telefonlara, fatura ve irsaliyelere, en önemlisi de bilgisayara. Buradaki tasarım işleri bir önceki iş yerine daha daha sıradan ve daha basit. Ama Osman’ın programları çok iyi kullanması önemli bir avantaj benim için. Bunu değerlendirebilirsem bu işyerinde teknik olarak daha çok güçleneceğim. Durdu bey de bana alıştı.”

 

Patronu Durdu beyin aklına gelmesi onu üç gün önceki bir olaya götürdü. Her zamanki olağan koşturmaları içinde bir günü yaşarken, Durdu bey her öğlen tatilinde yaptığı gibi ofise gelmişti. Bu kez yanında bir konuğu vardı. Genç kadın patronu gibi matbaacı olan Ferdi beyin bakışlarından rahatsız olmuş, ama susmuştu. Ne de olsa bugün var yarın yoktu. Gelenler öğle arası bitmesine karşın gitmemişler, uzun uzun oturmuşlardı. Grafikere bu saatler işkence gibi gelmiş, ama sesini çıkarmamıştı. Ferdi bey, Derya’ya sürekli bir şeyler soruyor, onunla sohbet etmek istediğini her halinden belli ediyordu. Kabaydı, gözlerini genç kadının üzerinden ayırmıyordu. Derya bu adama sokakta rastlasa söyleyecek bir çift lafı olurdu, ama burası iş yeriydi. Ve her şeyden önemlisi bu işe gereksinmesi vardı. İdare etmeliydi, idare etmeliydi, ama adam da yapışkan gibi yapışmış, grafikerin masanıın önünden ayrılmıyordu. Patronla arkadaşı üçüncü çaylardan sonra birer Türk kahvesi istediler. Kahveler höpürtetilerek içilmiş, ofisteki gergin hava daha da yükselmişti. Durdu bey Derya’ya sanki işle ilgili bir şey istiyormuş gibi,

 

- Derya sen kahve falı bakmayı biliyor musun? Ferdi beyin falına baksana. O çok meraklıdır böyle şeylere.

 

Ferdi bey yeşil gözlerini kısıp, avının üstüne saldırmaya hazır bir yılan gibi tıslayarak:

 

- Hadi Derya hanım, kırmayın beni. Bak üzülürüm sonra.

 

Genç kadın kızarmış, bozarmış, açıkçası bu kadarını beklemediği için, biraz da neye uğradığına şaşırmıştı. Bu ofise grafiker olarak gelmişti. Durdu ona maaş verdiği için istediği her şeyi yaptırabileceğini düşünen bir zihniyetle konuşuyordu. Sanki iş gücünü değil, genç kadını satın almıştı, onun üzerinde her türlü işlemi kendine hak olarak görüyordu. Grafiker kırık dökük cümlelerle, kekeleyerek:

 

- Bilmiyorum valla. İçtiğim zaman ben de fal bakacak birilerini arıyorum, ama ben hiç beceremiyorum iki lafı bir araya getirip söylemeyi...

 

Bunu söylerken öfkesinden titreyen sesini alçaltmış, yüzünün kızardığını göstermemek için bilgisayara dönmüştü. Durdu bey o Kayseri şivesi konuşmasıyla ısrar ederek:

 

- Hadi işi bırak da al şu fincanı, söyle bakalım, neler görüyorsun?

 

Patronun ısrarı karşısında eli ayağı birbirine dolanan Derya:

 

- Durdu bey valla anlamam fal işinden, sonra yanlış şeyler söyleyip Ferdi beyin canını sıkmak istemem.

 

Patron bir daha sormamış, ama gün boyunca Derya’nın yaptığı hiçbir işi beğenmemiş, suratını asmıştı.

Derya o gün bir nedenle işten bile çıkartılacağını düşünmüştü. Akşama Durdu bey bir şey söylemeyince, yüreğindeki sıkıntılar hafiflemiş, tehlikenin bittiğini düşünmüştü.

 

Derya, başını otobüsün canıma yaslayarak düşünmesini sürdürdü. “İşyerindeki her sorunu çözüyorum. Herkesle iletişimim iyi. Kendi işim gibi çalışıyorum. Hızlıyım, pratik düşünüyorum. Osman’ın dağınıklığını toparlıyor, onu yönlendiriyorum. Durdu bey benden iyisini bulacak değil ya.”

 

Zaten o günden sonra bu olayın lafı edilmemiş, her iki tarafta hiçbir şey olmamış gibi davranmıştı. Koca iki haftanın içinde bu olay onun gözünde küçülmüş küçülmüş neredeyse unutmuştu. İşte patronun karar vereceği bu son günde gelip çakılmıştı genç kadının zihnine... Ama grafiker bu kötü düşünceleri zihninden hemen kovarak, işyerinde öğle aralarını daha verimli geçirmek için planlar yapmaya başladı. Sanki artık o matbaada kalacağı kesinleşmiş gibi hayaller kuruyor, ilk maaşıyla alacağı tasarım kitaplarının serisini, odasında kitaplığında düşlüyordu. Çok çalışacak işin inceliklerini öğrenip iyi bir tasarımcı olacak, yaratıcı ürünler ortaya çıkararak aranan bir isim olacaktı. Kim bilir yaptığı işlerle tasarım dünyasının ilkelerini bile değiştirebilirdi.

 

Ofise tam girecekken alyansı takmamış olduğunu fark etti, el çabukluğuyla yüzüğü parmağına geçirip içeri girdi. Osman gene masaların üstünü dağıtmış, o karmaşa içinde bir sipariş dosyasını arıyordu. Her şey normal, her şey yerli yerindeydi. İçinden yükselen huzur ona daha bir güven verdi. Matbaayı sevmeye başladığını bile düşündü. Sanki yıllardır orada çalışıyormuş gibi sert bir şekilde istediği dosyaları buluyor işini hallediyordu. Müşterilerle tanışmış onların huylarını görmüş, telefonlarda hatır sormalı konuşmalara bile başlamıştı.

 

Öğlen oldu. Durdu bey geldi. Tahsilatı bitmediği için haftalıkları Osman’a bırakıp çıktı. Derya, patronunun yüzüne baktı. Ters giden bir şeyler yoktu. Sonunda onca işsiz geçen günlerden sonra onun da bir işinin olması genç kadını mutlu ediyor, işsizlikle geçen günleri ona yüzyıllar kadar uzak geliyordu. Sanki o hiç işsiz kalmamış, günler boyunca iş görüşmelerine gitmemişti. Yaşam, tüm yalınlığı ve doğallıyla onu sarmalamış, dinginlik bir ırmak gibi içine akmaya başlamıştı.

 

İşçilerin haftalığından sonra sıra Derya’nın haftalığını vermeye gelmişti. Osman:

 

- Derya abla, abim dedi ki pazartesi günü gelmesin.

 

Delikanlının bir çırpıda söylediği bu sözleri beklemeyen grafiker neye uğradığını şaşırmış bir durumda sandalyesine oturdu. Önce Osman’a bir iki laf söylemek için konuşmaya başladı, sonra bunu gereksiz görerek, çantasını alıp dışarı çıktı. Kafası karışmış, sinirleri bozulmuştu. İşsizlik ağır bir yük gibi sırtına binmiş, acımasızca onu eziyordu. “Şu koca İstanbul’da, milyonlarca işyerinin olduğu İstanbul’a; bir grafikerlik işinin benim olmaması ne korkunç bir şey” diye geçirdi aklından. Sanki işsiz kalmakla birlikte akıp giden yaşamın dışına çıkarılmıştı. Yaşamı, yaşaması için onu bekliyordu, ama o işsizlikten dolayı bir türlü onun içine giremiyordu. Ve şimdi, şu an yine akıp giden yaşamın dışında gördü kendini. İstediği halde, bir şeyler onun hayatı yaşamasını engelliyordu. Askıya asılmış bir elbise gibi olduğu yerde sallanıp duruyor, bir adım ötesini görememenin, belirsizliğin soğukluğunu yaşıyordu. Sıcak, dostça bir ses duyma gereksinmesiyle cep telefonuna sarılarak Murat’ı aradı:

 

- Canım, nasılsın?

- İyiyim. Sen nasılsın?

- Ben iyi değilim. İşten çıkarıldım.

- Hadi canım şaka yapma. Hani adamlar senden memnundu.

- Vallahi de çıkardılar. Şaka yapmıyorum.

- Neden çıkardılar?

- Neden olacak kahve falına bakmadım diye...

 

 
 
< Önceki   Sonraki >