|
‘Ankara’ romanında kadın sorunsalı “Yakup Kadri gerçekçi bir yazar. Anadolu’nun en sıkıntılı döneminde bile umudunu yitirmemiş. İnsana ilişkin, topluma ilişkin güzel bir dünya düşü olan yazar. Eline kalemi aldığı zaman toplumsal gerçekleri göz önünde bulundurarak oluşturmuş romanlarını. Ama Ankara romanında Kurtuluş Savaşı’yla başlayan sürece öznel bakıyor. Sorduğu soru doğru: Anadolu’yu bu sömürücülerden, bu kan emicilerden nasıl kurtarırız? Çözüm: ‘Kemalizmin topraklarımıza iyi bir şekilde uyarlanmasıyla.’ Çözüm yanlış. Yakup Kadri gibi milyonlarca insan sorunun bu şekilde doğru çözümleneceğine inandı. Bu yüzden o dönemi, o dönemin insanını anlamak bakımından, Ankara romanı son derece gerçekçi bir romandır.” Dilek YILMAZ İstanbul’dan Ankara’ya Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1934’te yayımlanan Ankara romanı 1920’lerdeki Ankara’yı anlatır. Romanda hem Ankara’nın hem Anadolu’nun tek yapılı ve bağdaşık olmadığını gösterir bize. Bir yanda sayıları az da olsa, genç cumhuriyetin koruyuculuğuna soyunan idealistler, diğer yanda Kurtuluş Savaşı koşullarından faydalanarak cebini dolduran yiyiciler. Ve gelişmelerden haberi olmayan, yoksulluk içinde kıvranan, gericiliğin kucağındaki Anadolu halkı… Böyle bir tablo içinde başlar romanın başkarakteri Selma’nın serüveni. “ …İyi bir tahsil görmüş olmasına ve fikir davalarını çok iyi anlayabilecek bir seviyede bulunmasına rağmen memleket işlerine karışmak emeli hiç gönlünden geçmemişti.” (1) Yazar bu cümlelerle anlatır bankacı olan eşinin görevinden dolayı İstanbul’dan Ankara’ya giden Selma’yı. İlk önceleri Ankara’daki yaşama uyum sağlamakta zorluk çeker genç kadın. Ne müzik dinleyeceği bir gramofon vardır. Ne de istediği elbiseyi diktirebileceği bir terzi... Ankara onun için ıssızlık ve gariplik demektir. İki karısını sürekli döven tutucu bir ev sahibi, kadının ata binmesini hafiflik olarak değerlendiren gerici bir çevre. Baktığı her şeyde İstanbul’u görür. En ufak ayrıntılar İstanbul’u anımsatır ona. Ankara’yla Başlayan Değişim Genç kadın, zaman içerisinde edindiği çevreyle Ankara’ya alışmaya başlar. Bunda en büyük etken, kocasıyla konuk olarak gittiği bir bağ evinde tanıştığı Binbaşı Hakkı’dır. Bu genç subayla yaptığı sohbetler kadında Kurtuluş Savaşı’na ve Gazi’ye karşı ilgi uyandırır. Onun önerileriyle Eskişehir’de bir hastanede gönüllü olarak çalışmaya başlar. Ancak bu uzun sürmez. Eskişehir bombalanmaya başlayınca hastane boşaltılır. Selma Ankara’ya geri döner. Eskişehir’de yaşadıkları, askerlerin cesaretli tutumları, Gazi’yi görmesi genç kadını çok etkiler. Bu süreçten sonra genç kadın Anadolu’da sürdürülen Kurtuluş Savaşı’nda taraf olur. Bomba sesleri artık Ankara’dan duyulmaya başlanmıştır. Eskişehir düşmüştür. Cephe, Ankara’nın 60-70 km gerisindedir. Ankara’daki memur ailelerin büyük çoğunluğu Kayseri’ye gitmek üzere kentten ayrılmışlardır. Tüm bu kargaşa içinde Selma, Kurtuluş mücadelesine katılmak için yollar aramaktadır. Binbaşı Hakkı ona aynı görevi Cebeci’deki hastanede de yerine getirebileceğini söyler. Savaştan dolayı boşaltılmış Ankara’da genç kadın her gün evinden hastaneye gidip gelir. Yolda yürürken kendi kendine: “Çalışmak, çalışmak. Bir şeye yaramak, bir şeye yaradığını hissetmek, işte, yaşamanın yegane manası.” (2) der. Genç kadın yaşamında ilk kez işe yaradığını, bir şeyler yarattığını görür. Bu onun özgüvenini güçlendirir. Öyle ki, yaptığı işin riskini bile bile coşkuyla sarılır işine. Yaşamının bir amacı olmuş, bu amaç ondaki gücü ve enerjiyi açığa çıkarmıştır. Kocası Nazif durumdan çok tedirgindir. Kayseri’ye gitmeleri için Selma’ya sürekli uyarır. Kurtuluş mücadelesinin bir parçası olduktan sonra kendini bulmaya başlayan kadın; kocasını silik, karaktersiz ve mıymıntı olarak görmeye başlar. Savaş koşulları İstanbul kadını kırılgan Selma’yı yok etmiş, yerine direngen, kararlı bir kadın getirmiştir. Selma’daki bu değişim genç kadınla kocası Nazif’i birbirine yabancılaştırmış, uzaklaştırmıştır. Selma, kocasının düzenli taranmış briyantinli saçlarından, ütülü pantolonundan, beyaz gömleğinden ve pembe cildinden tiksinir. Selma için savaş koşullarında cephede savaşmayan erkeğin hiçbir çekiciliği kalmamıştır. Asker giysisi dışındaki erkek giysisi onun için cinsiyetsiz bir şey durumuna gelmiştir artık. Düşman savaş uçaklarından birinin Ankara göklerinde dolaşması, Nazif’i sabrının son noktasına getirir. Genç adam Selma’ya canını pazarda bulmadığını söyleyerek, ister gelsin, ister gelmesin kendisinin yola çıkacağını söyler. Bu Selma’yla Nazif arasında duygusal anlamda güçlü bir kopuşun ilk basamağı olur. Genç kadın kocasından uzaklaştıkça Ankara’ya, Ankara’nın savunduğu değerlere daha sıkı sarılır. Onlarla birlikte kendini yeniden kurgulamaya başlar. Kurtuluş Savaşı Zenginleri Üç bölümden oluşan romanın ikinci bölümünde Selma, Yenişehir’de lüks bir dairenin yatak odasında, yeni bir eşin yanı başında açar gözlerini. Odanın tavanı kübik, kadının yattığı karyolası gül ağacı, kuştüyü yorganı ipek yüzlüdür. Odadaki her eşya Batılılaşma arayışının bir ürünüdür. İkinci bölümün başında genç kadının fazla korkak ve bencil bulduğu Nazif’ten ayrıldığını, İzmir cephesinden dönen Binbaşı Hakkı’yla evlenmiş olduğunu görürüz. Süreç nasıl işlemiştir? Bu konuyu yazar romanda açıklamaz. Genç kadın iki yıldan beri (…) Şirketi Meclis İdare Reisi Emekli Miralay Hakkı’yla evlidir. Selma için bu yılların bir kasırgadan farkı yoktur. Tacettin Mahallesindeki eski evlilik yaşamından, Hakkı’yla Keçiören bağlarındaki ilk seviştikleri zamanlardan, Çankaya’daki balayı günlerine ve oradan Yenişehir’de yaptırdıkları konforlu eve; olaylar baş döndürücü bir hızla gelişmiştir. Hakkı, genç kadına sormadan askerlik görevinden ayrılmış, sivil yaşamın içerisine karışmıştır. Askerlikten ayrılırken nasıl genç kadına danışmadıysa, yüzünün, saçlarının tıraşını değiştirirken yine Selma’ya danışmaz. Evlenmeden önce genç kadına son derece saygılı davranan Hakkı’nın bu yaşayış biçimi Selma'yı rahatsız eder. Kurtuluş Savaşı yıllarındaki ortak düşünceden gelen bağlılığı ve güveni gün geçtikçe azalır. Balodan baloya, çay partisinden çay partisine hiç düşünmeksizin koşan, Batılılaşmayı Avrupa ülkelerinin bir takım davranışlarına ve giyim biçimine indirgeyen çift birbirinden alabildiğine uzaklaşır. Hakkı ve onun gibiler artık milli mücadeleyi batılılar gibi davranmayı başarmakta görür. Onlar için yaşayış olarak batılılara yaklaşan her adım, milli mücadelede kazanılmış yeni bir zaferdir. Selma bu dönemde içinde bulunduğu bunalımlı dönemini eller benzetmesi üzerinden anlatır. Ellerine bakan genç kadın: “Bu eller, hiçbir işe karışmaya karışmaya, adeta yapma çiçek demetleri halini almıştı.” (3) değerlendirmesini yapar. Cebeci Hastanesi’ndeki gönüllülüğe dayanan çalışmasından sonra Yenişehir’deki yaşam genç kadını hem kendi kendine, hem de toplumsal gerçekliğe yabancılaştırmıştır. Yenişehir’deki bu yeni Türk mahallesinde gün geçmiyor ki evlerden birinin verandalarında, kulelerinde, kapılarında, pencerelerinde değişiklik olmasın. En yeni Batı tekniğine yetişmek için sürekli değiştirilir evlerin bölümleri. Bunlar Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen yıllarda zenginleşmiş, Batı özentili insanlardır. Diyebiliriz ki; Türk burjuvasının ilk çekirdekleridir. Anadolu’da insanlar yoksulluktan, açlıktan, hastalıktan kırılırken bunlar Batılılaşma yarışı adına tam bir soysuzlaşma örneği sergiler. Ankara’nın büyük çoğunluğu hala gaz yağı kullanırken, Yenişehir’in tüm caddeleri sabaha kadar iki yüz elli voltluk büyük lambalarla aydınlatılır. Beklentilerin Buluştuğu Nokta Gün geçtikçe birbirine yabancılaşan Selma ve Hakkı çifti, Hakkı’nın genç kadını yabancı elçilerden birisinin eşiyle aldatmaya başlamasıyla yeni bir yola girer. Hakkı bu ilişkiyi gizleme gereği bile duymaz. Dahası Avrupalı bir kadınla beraber olmak onun için bir gurur kaynağı, Batılılaşma yolunda bir zafer olarak görülür. Genç kadın ise, bir Türk kadınla aldatılmayı, bir yabancı kadınla aldatılmaya yeğ tutar. Ona göre hem cinsi, hem de milliyeti aşağılanmıştır. Bu gelişme çeşitli konularda kararsızlık ve güvensizlik yaşayan Selma için bir karar verme noktası olur. Selma’yı kendine getirir. Yeniden bir işe girmeye karar verir. Ona göre kadın hayatını kazanmalı, erkeğe gereksinme duymamalı, bir şeylere yaramalıdır. Yalnızca süslenip, dans eden kadının özgürlüğü, özgürlük değildir. Kadın da erkek kadar toplumsal bir varlıktır. Erkekle her alanda aynı hakları olmalıdır. Kurtuluş savaşı yıllarında Eskişehir’de tanıştığı, çay partilerinde, balolarda milli mücadelenin sorunlarına ilişkin uzun uzun sohbetler ettiği Neşet Sabit’e açılır. Kendisinden yaşça küçük olan bu insanda kaybettiğini düşündüğü Anadolu gerçeğini görmekte, bu da Selma’yı genç erkeğe daha da güçlü bağlarla bağlamaktadır. Neşet Sabit Türk kadını için: “Onlar (Türk kadınları) için cemiyet hayatına atılmanın manası yalnız bu çeşit salon cemiyetlerine katılmak olmayacaktı. Evet, Türk kadını, hürriyetini dans etmek, tırnaklarını boyamak ve Rue de Faix’nin kanunlarına esir bir kukla olmak için değil, yeni Türkiye’nin kuruluşunda ve kalkınışında kendisine düşen ciddi ve ağır bir vazifeyi görmek için isteyecekti ve kullanacaktı.” (4) biçiminde düşünür. Selma, bu genç gazeteci-yazarın yalnızca Kurtuluş Savaşı’nı bütün gerçekliğiyle kavradığı için değil, kendisi gibi kadınları da anladığını düşündüğü için genç adama yakınlık duyar. Neşet Sabit’in kadınlara toplumda biçtiği rolle Selma’nın yaşamdan beklentileri bir yerde buluşur. İkisi de Kurtuluş Savaşı’nın, yeni bir ülke kuruyor olmanın, modernleşmenin toplumdaki karşılığının Yenişehir örneğindeki gibi olmaması gerektiğini düşünür. Anadolu Gerçeği, Kadın Gerçeği Selma Hakkı’dan boşanma kararını verdikten sonra, Nazif’le oturdukları Tacettin mahallesine gider. Amacı ev sahipleriyle konuşarak aynı evi kiralamaktır. Ancak uzun ve yorucu bir aramadan sonra evi bulur. Ev sahibinin iki karısı ve annesi onu daha dün görmüş gibi karşılarlar. Kürklü mantolarla ve beyaz deri eldivenleriyle Selma onlar için uzaktan uzağa duydukları garip yaşamın cisimleşmiş halidir. Hem onlara, hem kendine anlatır başından geçenleri. Kadınların üçü de ona şüpheyle yaklaşır. Ev sahibinin annesi arada bir: “ Senin oturduğun ev boş emme. Bilmem Ömer efendi razı olur mu?” (5) diye konuşur. Ankara yerlilerinden olan ev sahipleri, İstanbul’dan gelen Selma’ya ve eşine hep yabancı gözüyle bakmışlar, onların davranışlarını yadırgamışlardır. Şimdi ise Selma, eşiyle bile değil, iki kere evlenmiş ve boşanmış bir kadın olarak yalnız kiralamayı istiyor evi. Bu ev sahipleri açısından olacak bir şey değildir. Genç kadın bunu ancak orada anlar. İçi büyük bir acıyla parçalanarak evin avlusundan dışarı çıkar. Sema’nın trajik öyküsü, onu taş gibi dinleyen kadınlarda bir etki yapmaz. Tam tersi bitirmeleri gereken günlük işlerine devam etmeleri için, onun gitmesini dört gözle beklerler. Genç kadın kendisini taş gibi dinleyen bu kadınlarda, Anadolu gerçeğini değiştirmenin ne kadar zor olduğunu görür. Ve kendi küçük burjuva dünyasının ne kadar zayıf ve derme çatma olduğunu duyumsar. Selma ve Ankara Romanın üçüncü bölümü Cumhuriyetin onuncu yıl kutlamalarıyla başlar. Selma kendisi ile Ankara arasında güçlü bağlar kurar. Ankara onun için yalnızca bir kent, yalnızca başkent değildir. Ankara onun için Kurtuluş Savaşı’nın yürütüldüğü mücadelenin, modernleşmenin, değişimin, yeniliğin merkezidir. Ankara’ya yapılan her anıt, açılan her yeni işletmeye sevecenlikle, sevgiyle ve gururla yaklaşır. “Ankara onun kendi evi, Ankara’nın yapılması, gelişmesi onun kendi davası idi.” (6)Böyle davranmayanlara genç kadın acıyarak bakar. Ve acıyarak baktığı insanlar ona 1926 yılındaki Yenişehir’de oturanları anımsatır. Selma, Kurtuluş mücadelesiyle beraber Ankara’yı, Ankara’yla beraber Neşet Sabiti sevmeye başlar. Genç kadın, Neşet Sabit’le beraber ilk kez sevdiğini ve sevildiğini duyumsar. Genç adama karşı duyumsadıklarını ne Nazif’e ne de Hakkı beye karşı duyumsamıştır. Nazif, Selma için uysal iyi yürekli bir arkadaştı. Hakkı ise ülkesini düşmana karşı savunan, cesur ve güçlü bir asker olarak onda bir iz bırakmıştı. Ne zamanki bu özelliği de ortadan kalkınca genç kadının yüreğindeki sevgi de azalmaya başlamış ve sonunda kopmuştur. O, gerçek anlamda sevgiyi genç ülkenin kuruluşunda birlikte görev aldıkları Neşet Sabit’le yaratır. Genç kadının Neşet Sabit’le olan birlikteliğinin diğerlerinkinden uzun sürmesini ve güçlü olmasını toplumsal bir davadaki yürek birlikteliklerinde, yol arkadaşlıklarında aramak gerekir. Genç kadın, görev aldığı kızlar okulunda eve haftada iki gün gelmektedir. Neşet Sabit ise görev gereği bugün Ankara’da, yarın Sivas’ta, öbür gün başka bir kenttedir. Her ikisinin de birbirlerine duydukları sevgi, Anadolu’nun kalkınmasına, aydınlanmasına duydukları sevginin bir parçası durumuna gelmiştir. Bu aşk iki kişinin birbirlerine duydukları kişisel bir beğeninin ötesine geçmiş, bu da birlikteliklerinin kalıcılığının güvencesi olmuştur. Batılılaşma ve Modernizm Kemalizmin en önemli sorunlarındandır Batılılaşma. Romanda sık sık Neşet Sabit’le Selma’nın bu konuda tartıştıklarını görürüz. Cumhuriyet aydınları, Cumhuriyetin sorunlarını tartışırken sorunu yalnızca Cumhuriyet ilkelerinin iyi uyarlanmamasında görürler. Cumhuriyet ilkelerinin doğruluğunu, yanlışlığını tartışmazlar. Neşet Sabit’e göre, “Milliyetçi Türk Garbçısı için garblılığın en karakteristik vasfı Garblılığa Türk üslubunu, Türk damgasını vurmaktır… Biz Garb namına Garbta hüküm süren çürümüş bir sınıfın tüketim ve üretim şartlarını kendimize tatbike uğraşmaktayız.” (7) Kemalist aydın, hep şuna inandı: Biz Batılılaşırken, kendi Türklüğümüzü, özümüzü kaybetmeseydik, bu sorunlar yaşanmayacaktı. Sorun Kemalizmi topraklarımıza yanlış uyarlamamızda… Oysaki sorun, sınıf gerçeğine karşın bu gerçeği görmezden gelen “sınıfsız, imtiyazsız bir kitleyiz” anlayışındaydı. Sınıflar gerçeği görülmediği için Yenişehir’dekiler Batılılaşmayı yanlış anlayanlar olarak değerlendiriliyor. Hayır, dünyanın neresinde olursa olsun, bu koşullarda Yenişehir gerçeğinden farklı bir sonuç ortaya çıkmazdı. Sömürücü sınıfın kaçınılmaz sonudur soysuzlaşma. Bu açıdan baktığımızda Ankara romanında Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kurtuluş Savaşıyla başlayan sürece öznel bakıyor. Sorduğu soru doğru. Anadolu’yu bu sömürücülerden, bu kan emicilerden nasıl kurtarırız? Çözüm: Kemalizmin topraklarımıza iyi bir şekilde uyarlanmasıyla. Çözüm yanlış. Yakup Kadri gibi milyonlarca insan sorunun bu şekilde doğru çözümleneceğine inandı. Bu yüzden o dönemi, o dönemin insanını anlamak bakımından, Ankara romanı son derece gerçekçi bir romandır. O dönemde emperyalistlere, gerici yobazlara karşı ilerici bir yanı olan Kemalizm, bugün ilerici olma niteliğini yitirdi. Bu da burjuva devrimlerinin ufkunun sınırını ya da ufuksuzluğuna ilişkin bir veridir. Burjuva öncülüğünde ne sınıfsız bir toplum ne de sosyalizm kurulabilir. Yakup Kadri ve Gerçekçi Sanat Yakup Kadri, gençlik yıllarında Fecr-i Ati grubuna katılır. Ancak Balkan Savaşıyla beraber sanata ilişkin düşünceleri değişir. “…Balkan harbini daha bir sürü felaketler takip etti. Ben gene ‘Sanat, şahsi ve muhteremdir’ diyordum…Nihayet 1914, 1918 geldi, Garb imperialismasının kandan ve yağmadan gözü dönmüş kurt sürüleri, bütün vahşet ile bizim zavallı ağıllarımızın üstüne saldırdı ve ortada ne edebi cemiyetlerden ne mukaddes sanat davalarından eser kaldı.O zaman artık bütün acı sarahatiyle anladım ki, istiklali uğrunda o derece ter döktüğüm sanat, evvela bir cemiyetin,bir milletin malıdır. Sonra da nihayet bir devrin ifadesidir. Bundan tecrit edilmiş bir sanatın ne manası, ne kıymeti vardır.” (8) Yakup Kadri, gerçekçi bir yazar. Anadolu’nun en sıkıntılı döneminde bile umudunu yitirmemiş. İnsana ilişkin, topluma ilişkin güzel bir dünya düşü olan yazar. Eline kalemi aldığı zaman toplumsal gerçekleri göz önünde bulundurarak oluşturmuş romanlarını. Sanatın sonuna kadar toplumsal olmasını savunan bir yazar. Bunu nereden mi anlıyoruz? Yakup Kadri’nin kadına ilişkin Ankara romanında ortaya koyduğu sorunsal bugün bile sıcaklığını korumaktadır da ondan. O, romanlarında Anadolu’ya nasıl gerçekçi bakmışsa, kadın sorunsalına da aynı şekilde gerçekçi bakmış. Kadını gözardı etmemiş. Çifte standartçı, erkek egemen bir bakış açısı sergilememiş. Kadın sorununun toplumsal bir sorun olduğunun, ancak toplumsal birtakım düzenlemelerle iyileşebileceğinin farkında. Ankara bu açıdan bir çağdaşlaşma romanı olduğu kadar, bir kadın romanıdır da aynı zamanda. Kadın ve Modernizm Ankara romanının Selma karakteri, kitabın yayımlandığı 1930’lar bakımından Anadolu’daki kadınlar için bir model, bir örnektir. Kurtuluş Savaşı kazanılmış, bir modernleşme sürecine girilmiştir. Bu süreçte, savaş sürecinde evden çıkmış, mücadelenin parçası olmuş kadınlar vardır. Evlerinden hiç çıkmamış kadınlar da vardır. Bu farklı kadın kesimlerinin modernleşme sürecindeki yeri ne olacaktır? Evlerine dönüp, yuvayı kuran dişi kuş rolüne devam mı edeceklerdir, yoksa toplumsal yaşamın içinde yer alarak yaşamın her alanında erkekle eşit haklar edinmek için toplumsal bir mücadeleye mi girişeceklerdir? Yakup Kadri Ankara’da bu soruya cevap arar. Ankara romanının bu yüzden kadının toplumsal rolüne ilişkin yol gösterici bir model roman olduğunu da söyleyebiliriz. Romandaki Selma karakteri, İstanbul’dan Ankara’ya geldikten sonra, Anadolu’ya ve bir kadın olarak kendine daha yakından, daha dolaysız bakma olanağı bulur. “İyi” bir eş olarak yetiştirilmiş, politikadan habersiz genç kadın bu süreçten sonra değişmeye başlar. Roman boyunca kadının hep bir arayış içinde olduğunu görürüz. Eskişehir’de hastanede gönüllü görevli olmak için Ankara’dan hareket ederken Nazif’in onu engelleme çabalarını boşa çıkartır. İkinci eşi eski miralay, yeni (…) şirketinin meclisi idare reisi Hakkı, ikinci bir mücadele alanı olarak görülen Batılılaşmada yol kat etme adına, yozlaşmaya başlayınca ona tutum alıp, ondan uzaklaşmayı başarır. Anadolu’nun modernleşmesi sürecinin halkla beraber gerçekleşmesi gerektiğini düşünen, bir gazeteci olan Neşet Sabit’le yolları buluşur. Bu buluşma bir raslantı sonucu gerçekleşmemektedir. Kendisine toplum tarafından verilen rolün dışına çıkan Selma’nın eve yeniden geri dönmemesi için, toplumsal yaşama katılma zorunluluğunun bir sonucudur bu. Modernleşme sürecinin tamamlanması için Selma yola nasıl devam etmelidir? Yazar bu soruya çözüm bulmaya çalışır. Bir kere kadın yalnız ve yalnız kendine iç dinamikleriyle hareket etmeli, yaşamda özne olmanın mücadelesini vermelidir. Selma örneğinde olduğu gibi. Selma bunun çabasını vermeseydi, Nazif’in onun Eskişehir’e gitmesini engelleme çabalarında bir kararsızlık sergileseydi ya da tamamen caysaydı, onun için böyle bir süreç hiç başlamazdı. Bugün de durum 1920’lerden pek farklı değildir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kadınlara seçme ve seçilme hakları verilir. Toplumsal yaşama etkin olarak katılmaları için bir takım yeni düzenlemelere gidilir ama, o günden bu güne gelinen nokta pek parlak değildir. Türkiye’de kadınların büyük bir çoğunluğu hala toplumsal yaşamın dışındadır. Şiddete uğramaktadır. Ve kendi haklarından habersiz sürgit devam eden kısır bir döngünün içindedir. Kumalık, berdel, namus cinayetleri hala gazetelerin üçüncü sayfalarının değişmeyen konularıdır. Kadının ekonomik özgürlüğünün de olması da tek başına yeterli olmamaktadır. Toplumsal olan bu soruna, ancak yaptırımı toplumsal bir çözüm getirmek, durumu olumlu yönde değiştirebilir. Bu açıdan bakıldığında Ankara romanının çözmeye çalıştığı sorun günümüzde de henüz çözümlenmiş değildir. Yani toplumsal bir sorun olan kadın sorununu tema yapan Ankara romanının teması, bugün bile geçerliliğini korumaktadır. Kadınların bu romandan öğrenecekleri çok şey vardır. Selma’nın romanda Ankara’ya sıkı sıkı sarıldığını görürüz: “Ankara onun kendi evi, Ankara’nın yapılması, gelişmesi onun kendi davası idi.”(9) Selma Ankara’ya nasıl sıkı sarılmışsa, günümüzde kadınlar da toplumsal kurtuluş mücadelesine, güzel bir dünya düşüne aynı kıskançlıkla sarılmalılar. Çünkü birtakım iyileştirmeler yapılsa da toplumsal dönüşümler olmadan kadının özgürleşmesi olası değildir. İşte bundan dolayı da Yakup Kadri’nin sanata bakışının toplumsal olması son derece haklı ve yerindedir. Bireysel kurtuluş nasıl kocaman bir yalansa, sanatın da bireysel olduğu da yine aynı şekilde kocaman bir yalandır. Kadın ve aşk Yakup Kadri Ankara romanında aşka ilişkin de bir bakış açısı sunar kadınlara. Kadınlara aşkın bir bütün olduğunu, duyguların toplumsal yaşamın gerçekliklerinden bağımsız ve ayrı olmadığını söyler satır aralarında. Bu böyle olduğu içindir ki, Selma bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen Nazif’le ya da batılılaşma adına yozlaşan Hakkı’yla değil, kendisi gibi Anadolu’nun aydınlanması için mücadele eden Neşet Sabit’le bir aşk yaratır. Aşk kapalı kapılar ardında, iki kişilik dünyanın dar ufkunun yalanlarında, aldatmacalarında değil, güzel bir dünya kurmak için çıkılan yolda yaratılabilir. Yakup Kadri aşk konusunda kadını metalaştıran burjuva yazarı Ahmet Altan’ın tersi bir yoldan ilerletiyor romanını. Ahmet Altan’ın romanlarında cinsel bir metaya dönüştürülen kadın, Ankara romanında dimdik ayağa kalkıyor. Yozlaşan erkeğin peşinden gitmiyor. Nazif’i ve Hakkı’yı terk ediyor. Ne zaman yayımlanmış bu roman, 1934’te. Bundan tam 74 yıl önce bir kadın iki erkeği boşuyor, üçüncüsüyle evleniyor. Roman bu bakımdan da ilerici. Yazar karakterini oluştururken, Selma’yı üç evlilik yaptı diye eleştirmiyor. Bugün bile boşanan kadına kötü gözle bakan, onu ayıplayan, ona ‘dul’ gözüyle bakarak, onun hareket alanını daraltan gerici değer yargılarının tersine Yakup Kadri, “seni engelliyorsa, özgürlüklerini kısıtlıyorsa erkeği terk et” diyor. Bir başka görülmesi gereken noktada Selma’yla Neşet Sabit arasındaki yaş farkı. Genç kadın, Neşet Sabit’ten beş yaş büyük. Günümüzde ilerici çevrelerde bile kadının kendisinden yaşça küçük bir erkekle aşk yaşaması parantezli bir durumken, yazarın romanında böyle bir aşk denklemi oluşturması yalnızca kadının değil, erkeğin de ufkunu genişletiyor. 15 Temmuz 2008 Dipnotlar (1) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, iletişim yayınları syf.18, İstanbul, 2007 (2) Age., Syf. 87 (3) Age., Syf.101 (4) Age., Syf.135 (5) Age., Syf.168 (6) Age., Syf.177 (7) Age., Syf.136 (8) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Bir Kıssa ve Bir Hisse, Kadro, Tıpkı Basım syf. 17, II. cilt (9) Age., Syf.177 |