Kınalı Salihim Nursen URALGüneş; nişanı olacak kız gibi, bindallısını giyip, ak bulutların içinden çıktı. Denizin üstünde salınarak, kıyıdan otuz metre uzaktaki sitelerin camlarında gülümsedi. Tatilciler: Güneşin göz kırpış davetiyesiyle yediden, yetmişe oğul veren arı vızıltısıyla kıyıya aktı. Mayolu, bikinili, entarili, tişörtlü, site tatilciler kıyıyı çiçek tarlasına dönüştürdü. Villa tatilcileri (Önder Bey dışında) bu seslerle uyandılar. Önder Bey sabahın altısında kalkar, tıraşını olur, gazetesini alır, balkondaki salıncakta sallanarak okur. Eşi dokuzda kalkar. Onda okey partisinde yenilmiş olan villa komşularına gider, kahvaltılarını orda yaparlar. Kahvaltıdan sonra akşam üçe kadar okey oynarlar. İki saatlik mola ayrılığından sonra denizde buluşurlar. Deniz kenarına masa kurar, ön içkiyle bir şeyler atıştırıp, denizde ıslanıp çıkar, okeye devam ederler. Üç villa komşusuna üç yapışık ikizler demek en doğru tanımlama olur. Önder Bey üç haftalık iznini on günlük doktor raporuyla, otuz bir güne tamamlar. Otuz günü Türkiye’de geçirir. İş başına bir gün kala Almanya’da olur. Muhsin Bey de, Önder Bey gibi raporla tatilini uzatır. Özkan Beye: “Memleketimizin değerini, yabancı memlekete gidince anlıyoruz. İçimiz yanıyor. Ne yaparsın ekmek parası. Siz şanslısınız işinizi burada kurmanız vatanımız için iyi olduğu kadar sizin içinde iyi. “ diyerek hüzünlenip bir kadehte bunun için fazladan içerler. Özkan Bey de: “Be kardeşim sizi kovan mı var. Otuz yıl oldu. Emekli olun gelin. Biriniz Alman diğeriniz Amerikalı oldunuz. Dönün vatana“ dediğinde her ikisi de kadehlerini iç çekişle yudumlar; “Biz burada yaşayamayız. Tamam, orda çalışma koşulları zor ama özgürlük var. Disiplinli yaşam var. Sağlık koşulları burasıyla kıyaslanmaz derecede iyi.” Sayıp dökmeye başlayınca Özkan Bey: “Be kardeşim o kadar güzelse ne dertlenirsiniz. Siz memleketi değil tatili istiyorsunuz. Onu da yapıyorsunuz. Yok, vatanmış, siz onu benim kelime anlatın. Hadi dostluğa, komşuluğa, seneye tatilde buluşmak için...” Üç villa ikizlerin konuşmaları aşağı yukarı her gün böyle devam ederdi. Hafta sonlarında denize inmezler. Balkonda okey oynar; kolalı viski içer, denize girenlere bakıp: “Bizimkiler pek neşeli bugün. Görüntüleri hoş. Ah biraderler, bunların bir de gürültülü sesleri olmasa. Ne yapsak ki; kulaklarımıza pamuk tıkasak, birbirimizi duyamayız.” diyerek kendilerince çevreleriyle ilgilenirler. Kiralık tekne bulduklarında mavi yolculuğa çıkarlar. Bir de Özkan Bey'e tanıdık kızların karakterlerini, fiziki görünüşlerinin betimlemesini yaparak: “ Hadi karar ver. Senin başını da bağlayalım. Annene yük oluyoruz. Sen de yenilmekten doymuyorsun. Bakalım evlenince de bu kadar rahat olacak mısın?” diye şakalaşırlar.
Önder Bey havanın güneşli olduğunu görünce sevinçten çocuklar gibi zıplayıp, Rüstem Beyi aradı. “Anlaşmamız geçerliyse bugünkü havanın güzelliğinden yararlanalım. “ Rüstem Bey güneş ışınlarıyla gözlerini açtığınca; Önder Bey'den gelecek bu telefonu bekliyordu. Bir hafta önce teknenin satışı, şartlı anlaşmayla yapılmıştı. Önder Bey ticari ilişkilerini risk almadan yapar. Bir hafta önce Rüstem Bey'in teknesine alıcı olmuştu. “Rüstem Bey, teknenin satışından önce yolculuk yapmak istiyorum. Arızası olup, olmadığını kontrol etmem gerekir. Bu şartla tekneye talibim.” diyerek elini Rüstem Beye uzatıp: ”Benim de böyle prensiplerim var. Kabul mü?” Rüstem Bey: ”Denersiniz. Beğenmezseniz tekne benim. Bana alıcı, size de tekne çok.”diyerek Önder Beyle el sıkıştı.
Önder bey villa komşularını aradı. Mavi yolculuk için davetlileri olduğunu söyledi; ”Tekne benden, yiyecekler sizden.“ İçindeki sevinci bastırmak için, “sizden”sözcüğünü vurguyla yineledi. Sekiz kişi gözlerini ovalayarak tekneye yerleşti. Önder Bey'in üç konuğu vardı. Kayınçosunun çocukları ve eşi... Tekne, Akçay’dan yedi otuzda kıyıya paralel salına salına güneşle birlikte Assos’a ilerliyordu. Kıyılar insan çiçeğinden öbek öbek açmıştı. Üstsüz turistler, mayolu, bikinili, çarşaflı, entarili, denize girenlerle dolmuştu. Teknedekiler kıyıdakileri izliyordu. Arada bir demir atıp denize girip çıkıyorlardı. Güneş denizin dibini görücüye çıkarmıştı. Tekneden bakınca yüz, yüz elli metre altı gözüküyordu. Rüstem Bey denize atlayıp, tekneden gördükleri balığı alıp çıkıyordu. Bir de bilezik gördüler. Rüstem Bey iki metre derinliğe inip bileziği aldı. “Bu bilezik; Kınalım Salih’in uğuru olsun“ diyerek bileziği kaptan köşkündeki nazarlığın üstüne astı.
Assos’a indiklerinde saat on ikiydi. Kıyı şeridinin, insan teniyle örtülü oluşu, teknedekileri tiksindirdi. Assos’taki otantik mekânları gezip birkaç artistle tokalaşıp, Berlâm Kaleye yöneldiler. Yokuş yukarı tırmanırken güneş; aşığından ayrılmış genç hırsıyla; tıs, tısss, sesler çıkarıyordu. Yol boyunca sergi açmış köylüler, bu grubu görünce, güneşten kısılmış gözlerini açıp, dudaklarında yarım gülümsemeyle “Buyurun. Hoş geldiniz. Baksanız” yarım yamalak konuşarak, zeytin, şifalı otlar, süs eşyaları, bez bebekler, takılar, el işi takımlar satmaya çalışıyorlardı. Sıcağın ağırlığına yorgunluk da eklenince tekne gezicilerine yılgınlık çöktü. Bir an önce Berlâm Kale’yi görüp dönmek istiyorlardı. Önder Bey'in konukları, tempolarını düşürüyordu. Dokuz aylık bebek, annesinden başka kimseye gitmiyordu. Anne harlı güneş altında kızını taşımakta zorlanıyordu. Arada sırada sekiz yaşındaki oğlunun omzuna verip, hemen geri alıyordu. Oğlunun bu yükü taşımasına kıyamıyordu. Kızsa kimseye gitmiyordu. Berlâm Kale’ye on dörtte vardılar. Teknedekilerin birçoğu hayal kırıklığına uğradı. ”Bunca yolun eziyetine değmezmiş” diyerek söylendiler. Ne bir tanıtım yazısı, ne levha vardı. Üç, beş sütundan başka hiçbir şey yoktu. Kıraç düzlük, kırık sütunlarla tarihi değil, tarihsizliği sergiliyordu. Rüstem Bey sütunları işaret edip “Tarihimizin sefaletine bakın. Yazık ettiler. Cahil halk her şeyi kırıp döktü.” dediğinde kimse onu dinlemiyordu. Rüstem Bey devam ediyordu konuşmasına“: "Sizin gibi mürekkep koklasaydılar, böyle olmazdı.” Üç villa üçüzlerinin beyleri kendi aralarında konuşuyorlardı. Önder Bey; Almanya’daki tarihi eserlerin nasıl korunduğunu, Muhsin Bey, Amerika'daki tarihi yerlerin güzelliğini anlatıyor, Özkan Bey ise: ”Bize müstahak. Bizde bu cahil halk oldukça, tarihi yer mi kalır “ diye hayıflanıyordu. Üçü birden “Batı medeniyeti, medeniyettir. “dediklerinde, Önder Beyin kayınçosunun eşi yorgunluktan, sıcaktan bitap olmuş bir sesle “Özkan Bey siz ne yaptınız?“ dediğinde üç villa yapışık üçüzleri bön bön bakıp bu soruya bir anlam veremediler. Zamanlarını boşa harcamanın huzursuzluğuyla bir an önce bu anlamsız geziyi noktalamak istiyorlardı. Sıcakta bu eziyeti çekmenin acısıyla, Assos’a iner inmez tekneye dolup, kıyıdan uzaklaştılar.
Midilli adasına paralel demir attılar. Mangallar yakıp, masalar kuruldu. Arada bir Rüstem Bey yüzüyordu. Beyler, okey masasını kurup viskilerini yudumlayarak, Özkan Beyin annesine; “Altın teyze, bu koca kurdu eğer bu sene de baş göz etmesen, ebediyen müzmin bekâr olarak kalır. En iyisi ana, bir kızı al getir. Boş ver bu evlenmekten korkan çapkının istediğini.” diyerek gülüşüp, okeye devam ediyorlardı. Hanımlar Rüstem Bey'in topladıkları midyeleri, tuttuğu balıkları temizliyorlardı...
Önder Bey'in kayınçosunun oğlu da kız kardeşine bakmakla görevlendirilmişti. Onur kardeşini koltuğuna oturtup, sandalyenin üzerine koydu. Kardeşi oyuncağını masaya atıp, masadaki telefonları aldı. Biraz oyalandıktan sonra havuza attı. Oyalanacak şey kalmayınca zırlamaya başladı. Onur düşlerindeki kaptanlıktan sıyrılıp kardeşini oturağından çözdü. Telefonları kardeşinin şişme havuzunda yüzer görünce, rengi kaçtı. Panikledi. Sağına soluna bakınıp telefonları almasıyla teknenin arka tarafından denize dökmesi bir oldu. Kardeşini kucaklayıp Önder Beylerin okey oyununu izlermiş süsü içinde oyun masanın yanına oturdu. İçinden okeyin sonsuza kadar sürmesini diliyordu. Okey partisi bittiğinde saat yirmi otuzu gösteriyordu. Güneş sabah nasıl bindallısıyla, akbulutlardan çıktıysa, akşam da güneşi çekip kara bulutlarda gizledi. Mavi gömleğini çıkararak kara geceliğini giyen deniz; yatmaya hazırlanırken birden uykusu kaçtı. Huysuzlanıp, titremeye başladı. Öfkesi büyüdükçe, titreme nöbeti, boynu kesik tavuk zıplamasına döndü. Sağa sola sıçrayıp şolt diye ses çıkararak, uzun atlamaya hazırlanan atlet gibi tepinip, şilt, solt diye tekneye vurup o kızgınlıkla kıyıya gidip; kıyıda ne bulursa onu kapıp geri dönüyordu. Getirdiklerini tekneye çarpıp, yaptığından utanıp, tekneyi okşayarak gidip derin düşüncelere dalıyor, birden hızla dönüyor teknenin ön kısmını ısırıyordu. Tekne önce beşik gibi öne arkaya gidip geliyordu. Dalga alttan geçerken tekne yüz seksen derecelik açıyla dönüyordu. Güvertenin sağında kilerini sola, solundakileri sağa fırlatarak çarpıştırdı. Neye uğradıklarını şaşıran tekneciler daha toparlanmaya zaman bulamadan tekrar birbirlerinin içine geçiyorlardı. İlk çığlığı Önder Beyin karısı atınca, diğerleri koro halinde ona eşlik etti.
Panik halinde güverteden içeri üşüştüler, cankurtaran simitlerini araştırdılar. Bir yandan çığlık çığlığa bağrışıyorlar, “Telsizle sahil güvenliği çağırın” diğer yandan cep telefonlarını arıyorlardı. Telsizin, can simidinin olmadığını duyunca hepsi öfkeyle Önder Beye baktılar. Önder Beyin yüzü; boşalmış un çuvalına benziyordu. Önder Beyin kayınçosunun karısına kur yapıp sulanan Özkan Bey, kurumuş ağaca dönüştü. Muhsin Bey duba vücudunu güverteden içeri, dolu çuvalı atarcasına attı. Eşi üzerine abandı. Onur’un annesi civcivlerini kanatları altına alan tavuğu anımsatıyordu. Kollarında kızını, bacak arasında oğlunu sıkıca tutuyordu.
Rüstem Beyin eşi tutunarak kocasının yanına sığındı. Rüstem Bey tekne içindekilerin korkusuna bir anlam veremiyordu. Yirmi yılı aşkın süredir, bu denizde, Kınalım Salih’le birlikteydi. Ne fırtınalı günler yaşadı. Üç gün üç gece denizde kaldığı zamanlar olmuştu. Bir gün bile ne korkmuş nede paniğe kapılmıştı. Teknesi (Kınalım Sahil) onu hep sağ selim ailesine getirmişti. Teknedekilerin korkusu, paniği bulaşıcı olmalıydı ki, Rüstem de korkup panikledi. Dalga geldiğinde istop etmesi gerektiğini bilmesine karşın yine de istop ettirmiyordu. Kıyıya değil de içlere doğru ilerliyordu. Önder Bey neden kıyıya yönelmediğini sorduğunda, “Bu saatlerde balıkçılar ağlarını kıyı şeridine yaymışlardır. Kıyıya dönecek olursam ağlara takılır, devriliriz. Onun için açıktan yol almalıyız.” diyerek yanıtladı. Verdiği yanıta kendisi de inanmak istiyordu. Rüstem Bey, teknesiyle yitip gitmek, çekişmeli yaşamını sonlandırmak düşündeydi. Onur kardeşini güldürmek için acılı ses tonuyla "ağlama ağlama kardeşim", sanki Rüstem’e kardeşi Salih; “Ağbi beni kurtar” diyordu. Diğer kulağına da ise üniversiteden arkadaşı Kınalı’nın sesi: “Rüstem sen suçlu değilsin. Sen çok sevecen insansın. Bunu kendine ve Salih’e yapma. Düşündüğünü yaparsan Salih senden nefret eder. Hani kardeşini çok seviyordun. Sevgi bu mu Rüstem?” Dalgalar çığlıkların sesini Rüstem’in beynine vuruyordu.
Rüstem yirmi beş yıl önceki kardeşinin ölümünden kendini sorumlu tutuyordu. Bin dokuz yüz seksen bir yılında; kardeşi Salih zeytin ağacından düşerek ölmüştü. Bin dokuz yüz seksen yılının kışı çok karlı geçmişti. Kaz Dağı yamaçlarındaki zeytin ağaçları bahar sellerinden hasar görmüştü. Birkaç zeytin ağacı sellerle birlikte şelalenin sularına karışmıştı. Birçok zeytin ağacının toprağını yalayarak, köklerini dışarıda bırakmıştı. Zeytinleri toplamaya geldiklerinde Rüstem’in babası kökleri dışarıdaki zeytinlerin de toplanmasını istedi. Rüstem’e zeytine çıkmasını söyleyince, Rüstem itiraz etti. “Baba bu ağaçlara çıkılmaz. Kökleri dışarıda, kırılır” diyince babası öfkelendi. “Mürekkep koklamayla adam mı oldun?” diyerek küçük oğluna “Salih sen çık. Ağbin kökleri dışarıda diye korkuyor. Kabahat bende. Seni okutuyorum ya. Ne bileyim ki ekmeğine tekme vuracaksın" diyerek, Rüstem’e sitem etti. Söylene söylene Salih’i yanına çağırdı. Küçük oğlunun beline ipi bağlayıp; ”Aslan Salihim çık da ağbin zeytine nasıl çıkıldığını görsün.” Salih’in çıkmasıyla; çıt, güm sesinin duyulması bir olmuştu. Rüstem sürünerek kardeşinin yanına indi. Salih kuşlar gibi ağzını açıp “Abim teknemizi ne zaman yapacaksın?” dedi. Rüstem; "Sus konuşma Salih’im, önce sen iyileş. Birlikte yapalım.” Salih; “Yapalım tekneyi, yapalım” diyerek Rüstem’in kollarında can verdi. Rüstem, Salih’in ölümünden kendini sorumlu tuttu. Hayata küstü. Okulu bıraktı. Cerrahpaşa “tıp” üçüncü sınıfa geçmişti. Kınalı soyadlı ev arkadaşı olmasaydı Rüstem de kardeşinden sonra çok yaşamazdı. Rüstem’i iki kez intihar girişiminden kurtaran o olmuştu. Rüstem’e gerçeği haykıran da oydu. "Rüstem kardeşinin ölümünden sen suçlu değilsin. Suçlu mu, babandır. İki zeytin için kökleri dışarıdaki zeytin ağacının oldum olası köklerinin dışarıda olduğuna inandı. 'Mal canın yongasıdır.' İşte bu atasözü onun gerçeği görmesini engelledi. İnandığı gibi yaşadığı için de; gerçeği reddettiğinin bilincinde değildi. Ne fark ederdi o ağaca senin çıkmamış olman. Salih’in yerine sen ölürdün. Salih’lerin yaşamasını istiyorsan, yaşamalısın Rüstem” diyerek azarlamıştı. Rüstem, Kınalı’nın ısrarla okula gel demesine aldırmadı. Salih’i yaşatmak için tekneyi yapmaya başladı. Bunu da Kınalı önermişti. Teknenin nasıl olması gerektiği hakkında bilgi verdi. Rüstem teknenin iskeletini çıkarmıştı. Kınalı’nın gelip görmesini iple çekiyordu. Bin dokuz yüz seksen ikide Kınalı’nın içeri alındığını duyunca Rüstem çok şaşırdı. Görüşüne gitti. Soy isim tutmadığından göstermediler. Rüstem evlendi çocukları oldu. Bu süreci sanki yaşamamıştı. Düşte geçmişti. Altı yılda teknesi bitti. Rüstem de altı yıllık kuluçkasından kalkmıştı. Kınalı içerden çıkınca doğru Rüstem’in işliğine geldi. Özlem giderdikten sonra Kınalı yurt dışına gideceğini söyledi. Rüstem “İyi olur” dedi sadece. Sarılıp öptü. Son görüşmeleri oldu. Haberlerini kulaktan duyma alıyordu. Bir hafta sonra da teknesini; Kınalım Salih adıyla denize indirdi. Oğlunun evlenecek yaşa geldiğini bir ay önceki nişanla anladı.
Karısının ısrarıyla tekneyi satışa çıkarmıştı. Oğlunun düğün masrafları için, “Rüstem senden hiçbir şey istemedim. Çocukları yalnız büyüttüm. Seni tekneyle ikinci karın olarak kabullendim. Ama yeter artık” dediğinde Rüstem hiçbir şey söylemedi. “Satılıktır” diye yazıp tekneye astı.
İlk satılık yazısını gören de Önder Bey olmuştu. Yazıyı indirdiğinde karısı söylenince “Önder Beyle anlaştık” diyerek rakısını bir dikişte bitirdi. Bir haftadır aralıksız yağan yağmur, Rüstem’i ne kadar sevindiriyorsa, Önder Beyi ve Rüstem’in karısını, oğlunu da o kadar üzüyordu.
Rüstem dümende geçmişini dondurup, anını oyalıyordu. “Kınalım Salih” teknesinden ayrılacağını aklından çıkarmak için denizin dalgalarını düşlerine çekiyordu. Dalgalar beynine doldukça bilinci gelip, gidiyordu. Kınalım Salih’le yok olmakla bu düşünceyi kovmak arasında bocalıyordu. Dalgaların titreşip kabarması, bilim kurgu filmlerinden yeri yararak çıkan canavarlar gibi üstüne gelmesinden haz alıyordu. Bu ikilem Rüstem’in düşlerini öyle eziyordu ki yaşadığı anın ve sorumluluğunun ayırdında değildi.
Onur’un kardeşini annesi göğsüne öyle sıkı sıkı bastırdı ki çocuk çığlıklar atarak ağlamaya başladı. Rüstem dümeni kavradı. “Kınalım Salih benden ayrı da olsa yaşamalı, yaşamalı,” Bunu içinden bin kez söyleyerek düşlerini ezen yükü boşaltıyordu. Teknedekilerine dönüp; “Korkacak bir şey yok. Sakin olun, Bu deniz benim canciğer arkadaşım. Tekne de kardeşimdir. Hiçbiri yarı yolda bırakmaz.“ diyerek dümeni kıyıdan yana kırıp gelen dalgada stop ediyor, dalganın kıyıya uzanmasıyla hareket ediyordu. Küçük kuyu iskelesine yanaştığında teknedekiler, koyun sürüsüne kurt düşmüşçesine panik halinde kendilerini iskeleye attılar. Onur: “Rüstem amca ben çok eğlemdim. Büyüyünce senin gibi kaptan olacağım “ deyince Rüstem ağlamaklı sesle; “Benim gibi değil evlat, sen benden çok iyi kaptan olacaksın. Sen kardeşini kızgın güneşte sırtında taşıdın. Denizler senindir. Onur’um” diyerek alnından öpüp, dümeni Akçay'a çevirdi. |