Büyükbaba Onur ERYILMAZ Küçük çocuklar büyük masallar anlattılar. Bana. Yaşlılığımda. Oturup onların büzük dudaklarından benim çok uzağımda kalan yaşamımı dinliyordum. Akşam oldumu, yemek yenir, dağılınırdı. Odama çıkardım. Kapıyı kilitlemez, göz ucuyla içerisi görülebilecek şekilde açık bırakırdım. Ayak tıpırtıları duyardım, sevinirdim, bizimkiler geliyor diye. Az sonra tahta, ağır oda kapısı itilir, neşe içinde iki ufaklık girerdi içeri. Biri sağıma, diğeri soluma otururdu. Bu anda birinin bizim fotoğraflarımızı çekmesini isterdim. Ölüm ile yaşamın yan yana otururkenki canlı fotoğrafını. Halit bu sırada başlardı. Kelimeleri birbirine karıştırarak, dağ adamının hikayesine. Onlar kadar heyecanlanmış göründüğümü göstermek amacıyla her bozuk cümleyi bitirdiğinde ‘e sonra’ der, çoştururdum onu. Derin iç geçirir, devam ederdi. Savaşta askerleri tarafından sevilen komutan tavrında. Sevim daha ağırdı. Düşüne düşüne anlatırdı. Yazarın öyküsünü kurarkenki hali vardı onda. Cümle bitirilir, sonrası için ilkin kafada kurgu yapılır, yenisine başlanırdı. Gece yarısına kadar devam eden bu anlatımlar, annenin yatma vakti geldiğini belirten ulu seslenişiyle son bulurdu. İki yanağımda iki sıcak dudağın izi, girerdim yatağıma. Yarın akşama çıkar mıyım kaygısını yüreğimde taşıyarak, kapardım gözlerimi.
FareDışarıda kıyamet kopuyordu. Kar geceyi beyaza bürümüştü. Halil dayı kazanı çalıştırmış, musluğu açmıştı. Ömer elli kiloluk un çuvalını vurmuş sırtına, gelmişti.Yüzü, gözü bembeyazdı. Çürük ön dişleri beyazlığı bozan karartılar gibiydi.
- Boşaltıyım mı dayı?
Dayı dönen kazanda hayatını yaşıyormuş gibi dalgındı. Elinde bir-iki çekimlik kalan sigarasının külleri uzamıştı. Yüzü tıraşlıydı.
- Boşalt bakalım…
Bir kıpırdanışta boşalttı koca çuvalı kazana Ömer. Gösterişi Dayı'yaydı. Güldü Halil, sigarasını attı yere, bastı üstüne. Gecenin üçüydü.
- Veli nerede?
Sesinden ürktü Ömer. Bir an cevap vermedi. Gözlerini iri parmaklarıyla oğuşturdu.
- Çayı demliyor.
- Haa… iyi, dedi Halil, avını bitirdikten sonra keyiflice gerinen aslan gibi gerildi, belini kıkırdattı, geğirdi. Bir sigara daha yaktı. Musluğu kapattı. Kazanın içindeki un hamurlaşıyordu. Uzandı, dokundu, bir avuç kopardı, çekiştirdi, “iyi iyi" dedi. "İlk ağız iyi olacak." Bu sırada Ömer koşturdu, tepeleme yığılmış un çuvallarının arkasına yığılı tuz çuvallarından birine eğilip, geniş sırtına vurdu, geldi. Sormadan yarısını boşalttı, baş ağrıtıcı bir sesle dönen kazana. İşi ne kadar iyi bildiğini göstermek istiyordu sanki. Dayı dilini dudaklarında gezdirdi, sigaranın acılığı yakmıştı kuru dudaklarını. O sırada Veli dumanı tüten çaylarla geldi. Sert rüzgardan hamur hanenin tek penceresi zangır zangır sallanıyordu. Dönen kazanı bırakıp çekildiler; yemeklerini yedikleri, çaylarını içtikleri, yorulduklarında şöyle bir oturup Allahın nefesini almak için sığındıkları masanın etrafına oturdular. Bir süre içilen çayların höpürtülerinden başka bir şey duyulmadı. Veli boşalan bardakları doldurmak için kalktı, hızla döndü. Dumanı un kokularına karışan çaylarla.
- Sağol, dedi dayı, ellerin güzel kızların ellerinde büyüsün.
Veli iş elbisesinden sigara çıkardı, uzattı dayıya, Ömer’e. Yakıldı. O anda iri bir fare kazanın altından çıkıp hamurların ekmek haline gelmesi için sokuldukları sıcak fırınlardan birinin altına girdi. Veli çık çık yaptı, Ömer sus-pus, Halil dayı okkalı bir küfür savurdu, gecede çınladı ağzından çıkanlar. Çayından bir yudum aldı. Devam etti.
- Ehh Naci Bey, hırslı Naci. Basacaklar yarın bir gün, sokacaklar başımızı belaya, kapatacaklar fırını. Ondan değin ne dersen de. Atla oradan oraya.
İçten öksürdü. Çöp kovasına tükürdü. Dönüp kazana baktı.
- Sonra demedi demeyin. Yarın gelsin gene deyeceğim. Farelerle beraber çalışıyoruz diye. Vallah diyeceğim, billah deyeceğim. Girecekler şunlardan birine, ekmek olup çıkacaklar. Tövbe, tövbe…
Bir arabanın karlar üzerinden gidişinin sesi duyuldu. Doğruldu oturduğu yerden Dayı. Kazanın başına gitti.Yarım tuz çuvalından birleştirdiği elleriyle üç avuç daha döktü. Musluğu açtı. Veli uyukluyordu. Ömer dalmıştı. Dışarıda bir kıyamet kopuyordu. |