“Ulusalcı sol”un sefaletiSungur SAVRANTürkiye sosyalist solu ve Kürt hareketi, 5 Kasım’da Beyaz Saray’da yapılan anlaşmadan ve Aralık ayında Irak’ın kuzeyinde PKK hedeflerinin bombalanması sırasında ortaya çıkan tablodan sonra mutlaka bir bilanço çıkarmak zorunda. Türk solunun kendine “ulusalcı” diyen kanadı ile yurtsever/vatansever görevleri politikasının ekseni haline getirmiş olan akımlarının verecek hesabı var. Kürt hareketinin ise kendi kendiyle ciddi bir hesaplaşmaya ihtiyacı. 5 Kasım ve Aralık operasyonları öncesi genel manzara şuydu. Kendini çok çeşitli siyasi partilerde, yayınlarda, kitle örgütlerinde ifade eden bir ulusalcı sözde sol, “Kurtlar Vadisi Irak” söylemini sol bir ambalaj içinde paketleyerek, ABD’nin Türkiye’yi bölmek istediği için PKK’yi desteklediğini, AB’nin de Kürt haklarını savunarak aynı yolun yolcusu olduğunu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu oyunun farkında olduğu için ABD ve AB’ye karşı direnişe geçmiş olduğunu ileri sürüyor, kendilerine “anti-emperyalist” süsü vererek, TSK’yı bir iktidar odağı olarak destekliyordu. (Bu destek, aynı zamanda, yine ABD’nin Truva atı olarak görülen AKP’ye karşı barikat oluşturmak amacını da taşıyordu elbette. Sanki 55 yıllık NATO deneyiminden sonra TSK Amerikancı değilmiş gibi. Ama şimdi konumuz bu değil.) Bunlardan kendini ayırmakla birlikte, sosyalist hareket içinde farklı odaklarca temsil edilen oldukça güçlü bir başka akım da ABD’nin Ortadoğu’ya karşı açtığı savaş ve AB üyeliği olasılığı dolayısıyla, emperyalizmin Türkiye’ye karşı bir saldırı içinde olduğu iddiasıyla yurtseverliğin/vatanseverliğin sosyalist solun bugünkü başlıca görevi olduğunu ileri sürüyordu. Bu ikinci politikanın, ilki kadar ileri gitmese de onun silik bir izdüşümü olduğunu keşfetmek zor değildi. Bütün bu tezler son on beş yılda ortaya çıkmış bazı gelişmelere bağlanıyordu. 1991 Körfez Savaşı ve onu izleyen Çekiç Güç uygulaması ile ABD’nin Irak Kürt hareketini (Barzani ve Talabani’yi) Ortadoğu’da önemli bir müttefik olarak kullanmaya karar verdiği anlaşılmıştı. Tabii 90’lı yıllarda Türkiye devleti özellikle Barzani’nin güçlerini PKK ile mücadelesinde kullandığı için o aşamada ABD’nin bu yönelişi sınırlı bir etki yaratmıştı. 2003 Irak savaşından sonra, 1 Mart tezkeresinin reddinin ve 4 Temmuz 2003 çuval giydirme olayının da kızıştırdığı bir atmosferde, ABD’nin Irak’ı bölmek, Türkiye’nin güneyinde bir Kürdistan kurdurmak ve (bütün bunlardan çok farklı olarak) PKK’ye de yardım ederek Türkiye’yi de bölmek istediği yolundaki iddialar bambaşka bir yaygınlık kazandı. Kendine sol diyen birçok akım, örgüt ve kişinin Türk şovenizmi yapması ve faşist hareketle titreşim içine girmesi işte böyle gerekçelendirildi. Bütün bu dönem boyunca biz enternasyonalist Marksistler “ulusalcı” solun iddialarının hayal mahsulü olduğunu anlatmaya ve bu iddialar temelinde geliştirilen politikaların gerici olduğunu ortaya koymaya çalıştık. ABD, evet, tarihte her emperyalist güç gibi, saldırmakta olduğu ülkelerin ulusal temelli sorunlarını sömürmeye çalışıyordu. Bugün Irak’ta Kürtlere tartışmasız destek veriyordu, belki de yarın İran’da ve/veya Suriye’de aynı şeyi yapacaktı. Esas sorun bundan sonra başlıyordu. ABD’nin Türkiye’ye saldırmak için de, onu bölmek için de hiçbir nedeni yoktu. Türkiye 73 milyonluk nüfusuyla, Ortadoğu’nun İsrail’den sonra en gelişmiş kapitalist yapıları ve en güçlü ordusuyla, 55 yıllık NATO üyeliği ve AB adaylığıyla, ABD’ye Balkanlarda, Ortadoğu’da (1 Mart bir yol kazasıydı!), Kafkaslarda ve Orta Asya’da hizmet için yanıp tutuşan hakim sınıflarıyla, İsrail’le son yirmi yılda adım adım ördüğü ittifakla, Türkiye ABD için neredeyse vazgeçilmez bir müttefikti. Bütün sorun, ABD’nin, Ortadoğu’da Türkiye’nin yanı sıra Irak Kürtlerini müttefik olarak seçmesinden kaynaklanıyordu. Güneyinde bir Kürt devleti, hatta bağımsız bir devlet olmasa bile bugün olduğu gibi Irak’ın bir parçası olan bir Kürdistan Bölgesi, Türkiye devletini kendi Kürt sorunu dolayısıyla rahatsız ediyordu. ABD bu soruna çözüm olarak Türkiye’nin o bölge üzerinde “hami” rolü oynamasını ve böylece Ortadoğu’da nüfuzunu geliştirmesini, hatta Musul-Kerkük petrollerinden avantaj elde etmesini öneriyordu, ama bu Türkiye devletini yönetenlere çok riskli görünüyordu. ABD PKK konusunda kendisinden destek isteyen Türkiye’yi uzunca bir süre boyunca oyaladıysa bunun nedenleri başkaydı: Irak’ın tek istikrarlı bölgesi olan Kuzey’de kargaşaya yol açma riski, Barzani ve Talabani’nin Kürt halkı karşısında zor durumda kalması olasılığı ve en önemlisi ABD’nin İran ve başka konularda Türkiye’den ek tavizler alma yolundaki diplomatik manevraları. İşte bu oyalamalar, biz Marksistlerin temelde bütünüyle doğru olan tezlerinin anlatılmasını ve solun geniş kesimlerinin ikna edilmesini zorlaştırıyordu. Elbette bu analizin politik sonuçları da açıktı. Türkiye başta ABD olmak üzere emperyalizmin Balkanlardan Orta Asya’ya kadar açtığı sürekli savaş döneminde müttefiki olan bir ülkeydi. Kürt sorununun oluşturduğu gerilime rağmen, Irak’ta ABD’nin savaş ve işgalini mümkün kılan lojistik desteğin büyük bölümü bile Türkiye üzerinden gerçekleştiriliyordu. Kürt sorunu çevresinde doğan bu kısmi anlaşmazlık halledildiği takdirde ise, Türkiye emperyalizm ile çok daha sıkı bir işbirliğine girişecekti. Bu durumda Türk milliyetçiliği ya da yurtseverliği yapmak, anti-emperyalist bir tavır değil, tam tersine emperyalizme nihai olarak güç kazandıracak bir tavırdı. Esasında bu yaklaşım, “anti-emperyalizm” kisvesine bürünmüş bir Kürt düşmanlığı idi. 2003 ile 2007 arasındaki dört yıl boyunca bunları anlatmak zordu, ama şimdi durum çok daha berrak! 5 Kasım’da Bush ile Erdoğan arasında varılan anlaşma ve 16 Aralık’taki gece operasyonundan başlayarak yürütülen bombalamalarda ABD’nin takındığı ikirciksiz tavır, bu saldırılara istihbarat vererek ve hava sahasını açarak yardım etmesi, Bush’tan Dışişleri Bakanı Rice’a, çeşitli resmi sözcülerden ABD’nin Irak büyükelçisine kadar çeşitli ağızlardan verilen diplomatik destek, ABD’nin esas önemli müttefikinin kim olduğunu ortaya koymuştur. Yıllardır, “ulusalcı sol” adı altında politika yapanlar şimdi kendilerini emperyalizm ile aynı tarafta buluyorlar! ABD veriyor, Türkiye vuruyor, onlar da ellerini ovuşturuyor! Halkta yaratılan güya anti-emperyalist duyarlılık da Kürt sorununa bağlanmış olduğundan, ABD’nin bu konudaki tazrının berraklaşması ile birlikte giderek yerini bir ABD taraftarlığına bırakma riski ile karşı karşıyadır. Bu sözde sol akımlar, sadece Kürt düşmanlığı yaptıkları ve Türk şovenizminin eline oynadıkları için değil, aynı zamanda ABD’nin sürekli savaş çağında anti-emperyalist bir bilincin oluşmasında bu kadar büyük gedikler açtıkları için de suçludurlar! Sosyalist politikanın yurtsever/vatansever bir eksende oluşmasının gerekliliğini yıllardır savunanların da, “ulusalcılar” gibi geri dönülmez biçimde yozlaşmadıklarını kanıtlamak için bir an önce özeleştirel bir hesaplaşmaya girişmelerini beklemek bütün solun hakkıdır. Aksi takdirde, pratik gerçeklerden dahi hiçbir şey öğrenemeyecek ve kitleleri kasıtlı biçimde yanıltacak bir çizgiye girdikleri, yani yozlaşmış oldukları kanıtlanacaktır. Tarih bir kez daha proleter enternasyonalizminin sosyalist mücadeleye doğru yolu gösterebilecek tek doğrultu olduğunu kanıtlamış bulunuyor. Tabii, yazının başında belirttiğimiz gibi, Kürt hareketi de son yıllardaki çizgisiyle ciddi bir hesaplaşmaya girmek zorundadır bugün. Bu da başka bir yazının konusu olsun. Nasıl olsa Mavi Defter bizi bir araya getirmiş durumda. Mavi Defter’e yayın hayatında başarı dileklerimizi belirtelim öyleyse. |