Tanrı Bizi Kendi Şaronlarımızdan Korusun Demistik 2002’lerde...2002 yılı Nisan’inda Paris’ten, Aydınlarımızın Kürtçe öğrenme kararını öğrendikten sonra, şu satırları karalamıştım. Köşeli parantez içinde bugünden notlar düşerek: Aydınlarımızın Kürtçe öğrenme kararı beni hayli heyecenlandırdı [Acaba, aradan geçen 5 yıl içinde kaç aydınımız Kürtçe öğrendi?]. Belki bu hayli gecikmiş bir karar. Aslında, böylesi bir istek çok daha önce oluşmalıydı. Ama bu kararın şimdi yani Kürt diline ve tüm Anadolu dillerine yönelik agresif tavırların sergilendiği, Kürtçe isimlerin bile sorun yapıldığı bir döneme denk gelmesi son derece önemli ve anlamlı. Ne yazık ki, son yüzyıldır coğrafyamızın bütün kültürlerine ve tarihine yabancılaştık. Bunda elbette baş neden resmi ideolojinin ve tek'çi tavırların mutlak egemenliğiydi. Ama doğrusu genel olarak yadınlarımız da bu egemenliği kolayca, hayli gönülden benimsedi.
Son günlerde, ülkedeki tüm demokratları, aydınları uyanık olmaya zorunlu kılan gelişmeler yaşanmakta. Sadece Kürtçeye değil, Anadolu'da konuşulan tüm yerel dillere yönelik tavırlar sergilendi. Karadeniz Bölgesi'nde konuşulanlar "Antik Elen"ceyi, ya da yerel söyleyişle "Rum"cayı konu alan Ömer Asan'ın "Pontus Kültürü" adlı kitabı yasaklandı. Bunu Selma Koçiva’nın Laz kültürüne ilişkin bir kitabının yasaklanması izledi. [Avrupa Birliği ile yaşanan balayı ayları sırasında iki kitap da beraat etti neyse ki.]
Bilindiği gibi, Avrupa Birliği (AB) ile uyum süreci bağlamında hazırlanan oldukça demokratik içerikli bir Vakıflar Yasası hazırlandı. Bu yasa da Hükümet'in ikinci büyük ortağı tarafından engellendi. Hala Lozan'da belirlenmiş azınlıkları bile zamana yayılmış biçimde eritme politikalarında ısrar ediliyor. [ Daha sonra iktidara gelen 1. Erdoğan Hükümetinin sözde reformlarları sırasında Vakıflar Yasasında kısmi düzeltmeler yapıldı, ama bunlar da Cumhurbaşkanı Sezer tarafından, azınlık yurttaşların vakıfları “yabancı” diye nitelenerek veto edildi.]
Bu arada, yıllar önce yayınlanmış azınlık ve azınlık haklarına ilişkin kitaplar sanki yeni keşfediliyormuşcasına soruşturma konusu olmaya başladı. [2005’ten sonra ise TCK. 301. maddesi ile “Türklüğe hakaret” davaları moda oldu.]
Bunlara daha bir çok örnek eklenebilir. Sözü uzatmaya gerek yok. Birbirlerini izleyen bütün bu baskıların,
Sorunlara yeni sorunlar eklemenin ardında bir mantık var. Bu kendi içinde tutarlı bir mantık. Ama Türkiye'nin geleceğini karartan ve tehdit eden bir mantık aynı zamanda.
Türkiye'de aşırı milliyetçilik, örtük ya da açık ırkçılık, Avrupa'nın tersine hiç bir zaman ciddi bir tehdit olarak algılanmadı. Türkiye'de var olan sisteme göre tehdit sadece sol'dandı ve yaşamaya devam eden farklı kültürlerdendi. [Milliyetçi Ecevit-Erdoğan Koalisyon hükümeti sırasında bile, MGB’nde aşırı milliyetçilik ve ırkçılık, biçimsel olarak system karşısındaki “tehdit” ler arasında sayılıyordu. Erdoğan hükümetinin onayladığı yeni MGB’nde ise ırkçılık ve milliyetçilk, tehditler listesinden çıkarıldı.]
Ülke'de sadece "tek renk" bir kültür söz konusu olabilirdi. Bütün diğerleri kendini inkar edip buna "uyum" sağlamak zorundaydı. Böylece var olan zenginliğimiz inkâr olundu. Kültürel varlığımız yoksullaştırılmak istendi...
Oysa; bütün bunlara sahiplenerek de, yurtseverce bir onur duymak mümkündü. Dünya'nın çok az coğrafyasında bu kadar renkli ve farklı kültürlere sahip olunabilir. Üstelik ortak çizgiler bunları birleştiriyor, güçlü bir, birarada yaşama geleneğini sergiliyor.
Bir güven duygusuyla, hiç bir paranoya ve "bölünme" endişesine gerek kalmazdı. Ama öylesine bir anlayış egemen oldu ki, solcu iseniz devletin istediği gibi "sol"cu, müslüman iseniz, devletin istediği gibi "müslüman", azınlık iseniz, devletin istediği gibi "azınlık" olmak zorundaydınız. Bir de "adları bile olmayanlar" vardı...
Bir dönem "sol"un güçlenmesi karşısında, "siyasal islam"ın yükselmesi için her türlü "hoşgörü" gösterildi. Şimdi ise sistem "siyasal islam"ı bir tehdit olarak algılıyor. [Sonunda uzlaşma ve anlaşmayı tercih ettiler, başkalarının kellesini alma konusunda. Nihai bilek güreşi daha sonra!]
Evet... sistemin, algılamadığı tek tehdit aşırı milliyetçilik. Ve şimdi onlar, iki yıl içinde "tek başına iktidar" stratejisini tutarlı bir biçimde sürdürüyorlar. Her gün yeni bir 'kampanya'nın, her gün yeni bir baskı'nın başlamasını sağlıyorlar. Bunun için resmi kurumlarda güçlenen etkilerinden yararlanıyorlar. [Ecevit’in ölümünden yada “sağlık nedeni ile görevden alınmasından sonra, Bahçeli’nin hükümeti kurması planlanıyordu. Ama komlo ayaklarına dolaştı. Erken seçimde Parlamento’ya bile giremediler.]
Geçen gün Kadıköy İskelesi'nin önünde "idam cezasının uygulanması" için imza toplanıyordu. Acaba aynı yerde "idam cezasının kalkması için" imza toplanabilir miydi? Bunun toplumsal gerginlikleri azaltmak yerine arttırmaktan başka bir yararı olabilir mi? [ Daha sonra, Aydın ve yazarları hedef gösteren listelerle imzalar toplandı aynı yerlerde, ulusalcılar tarafından. Ve Hrant’ın şahsında infaz gerçekleşti sonunda, sözde ermiş yiğitler tarafından.]
Bütün bunların iki yıl önce şimdiki İsrail Başbakanı Şaron'un Mescid-i Aksa'da provakasyon yapmasıyla bir benzerliği yok mu?.. Şaron'un hegomanyacı inkârcı ve intikamcı anlayışı kutsal toprakların bir kez daha kana bulanmasına neden oldu. Şimdi, Filistin ve İsrail halkı birlikte acı çekiyor. Ve "kazanan" bir taraf yok! Tam tersine "iki taraf" birden kaybetti! [5 yıllık bir barış döneminden sonra, yeniden fiili savaş ortamına girmedik mi biz de yeniden? Ve hep birlikte kaybet miyor muyuz?]
Elbette; oradaki durumla buradaki durum arasında, önemli farklılıklar var. En azından kemikleşmiş "taraf"lar söz konusu değil. [ Bunu da yapmayı başardık ya!]
Ama Tanrı, bizi kendi Şaron'larımızdan hâlas etsin! [Ne yazık ki, Tanrı bu duamızı kabul etmedi. Şaron’larımız planlarını başarı ile icra etmekte! Allah sonumuzu hayır etsin!] |