E-posta listemize katılarak dergimizdeki yeniliklerden haberdar olabilirsiniz


Yurttan Sesler

Türkiye'nin Ünlüler Treni

Anımsama Defteri

Müslüm Baba Marx'ın Kapitalini Öğretiyor

Balkanlar: Gezi notları PDF Yazdır e-Posta
Balkanlarda bugün savaş durumu yok. Ama barışın varlığından söz etmek hiç kolay değil… Bosna’dan Hırvanistan’a, Sırbistan’dan Slovenya’ya milliyetçi ve aşırı sağcı hareketler cirit atıyor. Faşizm, maske takmaya gerek duymadan her yere tabela asıyor. 

Necati SÖNMEZ

 

Split

Adriyatik’in en güzel kenti Split’te Diocletian Sarayı’nın önünde uzanan Riva’da, TBF’nin konserini dinlerken (nam-ı diğer, The Beat Fleet: Hırvatistan’ın halihazırdaki en popüler hip-hop grubu olduğu söyleniyor), yeni tanıştığım Hırvat arkadaşımın temiz bir İngilizceyle kulağıma bağırarak anlattığı şeylerden aklımda kalanlar:

“Adı Hırvatistan olan bir ülkeye sahip olmak dışında, bağımsızlıktan sonra hayatımızın pek de iyileştiğini söyleyemem. Hele son yıllarda, suç oranı arttı, yolsuzluklar aldı başını gidiyor. Milliyetçilik iyice prim kazandı. Şurada gördüğün arkadaşımın baba tarafı Sırp olduğu için soyadı Sırpça. Burada doğmuş büyümüş, ama ülkeden her giriş çıkışında, Sırp kökeni yüzünden başı derde giriyor. Ben eski çocukluk günlerimizin Yugoslavya’sını özlüyorum açıkçası. Ama kimse bunu yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyor. Eski rejimin baskıcı olduğu söyleniyor habire. Doğrudur da, ama pek çok olumlu tarafı vardı, bunu inkar edemeyiz. Örneğin, fabrikaların yönetimi işçi konseylerindeydi. Diğer sosyalist rejimlerden farklı olarak, burada işçiler kendi müdürlerini kendileri seçiyordu. Tabii ki, parti politikası falan oraya da egemendi, ama fabrikalar bir anlamda işçilere aitti. Şimdi özgürlük geldi, ama fabrikalar özelleşti, insanlar işsiz ve aç kaldı.”

Stipe (ailesi Sırp olsaydı eğer, adı Stephan diye yazılacaktı), bana bunları anlatırken sahnedeki solist, üstü kapalı bir dille “eski güzel günlerden” bahseden bir şarkı söylüyor, gençler de dans ediyordu.

 

Saraybosna

Bu yıl Saraybosna Film Festivali’nde gösterilen “Üç” adlı kısa bir belgesel, günümüz Balkanlarının durumunu pek güzel özetliyordu: Biri Sırp, biri Hırvat, biri Boşnak üç eski asker, ortak bir toplantıya katılmak üzere ayrı şehirlerden yola çıkmışlar. Buluşma noktasına doğru çıktıkları bu yolculuk boyunca onlara birer kamera eşlik ediyor, onlar da içinde bulundukları ruh hallerini aktarıyor. Üçü de, savaşta yaşadıkları travmayı, savaş bittikten sonra kendi ülkelerinde sürüklendikleri yalnızlık halini, nasıl da kullanılıp bir kenara atıldıklarını anlatıyor. 15 yıl kadar önce silahlarını birbirine çevirmiş olan bu üç eski ‘düşman’, şimdi aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor, birbirlerini ne kadar iyi anladıklarını vurguluyordu!

Bir Hırvat askerinin, bir Sırp ya da Boşnak askeri hakkında, “beni en iyi o anlayabilir” demesi kulağa ne kadar ironik gelse de, savaşın doğasına dair çırılçıplak bir gerçeği yansıtıyor. Savaş boyunca milliyetçilik bayrağını göndere çeken ve gençlerini cepheye sürenler, en kirli işlerini gördürüp sınırlarını tel örgüyle çevirdikten sonra, dönüp bir daha o ‘kahramanlara’ bakmak bile istemiyor.

 

Mostar

Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Haziran ayındaki Türkiye-Hırvatistan maçının son saniyelerde tersyüz olup nihayetinde Hırvatların kaybetmesinden sonra Mostar’da ve başka yerlerde, (Katolik) Hırvatlarla (Müslüman) Boşnaklar arasında çatışmalar çıktığını okumuştuk gazetelerde. Daha maç başlamadan bu yöndeki kaygılar dile getirilmiş, güvenlik güçleri çeşitli önlemler almıştı; yine de onlarca insanın yaralanmasıyla sonuçlanan olaylar engellenememişti. 2006’da Hırvat takımının Brezilya’ya yenilmesi de benzer kutuplaşmalara ve şiddet eylemlerine yol açmış, her yerde olduğu gibi Balkanlarda da futbolun sadece futbol olmadığı kanıtlanmıştı.

Hırvat devlet TV’sinin tanınmış bir haber spikeri anlattı… Haziran’daki olaylar sonrasında yaşlı bir amca, televizyona çıkıp şöyle demiş: “Bu insanları hiç anlamıyorum. İki taraf da kendi ülkeleri için değil, başka bir ülke için sokağa dökülüyor!”

 

Şiroki Brijeg

Bosna-Hersek’in Hersek (Herzegovina) kısmında yer alan, % 99’u Katolik/Hırvat (buranın yerlisi olan muhatabım, oranı aynen bu şekilde verdi; ne kadar tanıdık bir rakam değil mi?) bir kasaba, Şiroki Brijeg. Futbol takımıyla ünlü, sırtını dağlara dayamış küçük bir mesire yeri. Tıpkı Mostar’ın Hırvat yakasında kalan dağın tepesindeki devasa haç gibi, burada da karşıdaki en yüksek tepeye kocaman bir haç kondurulmuş. Oysa, etnik bir mesele olmadığı için savaş buralara uğramamış bile. Yine de savaşın mirası her yerde…

Küçük ama köklü bir film festivalinin konuğuyuz. Festival sponsorları arasında Nato’nun ve Eufor’un da amblemi mevcut! Böylece hayatımda ilk kez Nato gibi askeri bir gücün sponsor olduğu bir festivale rastlıyorum. Filmlerin gösterildiği Kültür Merkezi’nin tam karşısında, kurt amblemiyle aşırı sağcı “Hrvatska Stranka Prava”nın (Hırvat Haklar Partisi) tabelası asılı. Kasabanın ana caddesi üzerinde, Hırvat faşistlerinin iki büyük ideologundan biri olan Ante Starcevic’in (diğeri Ante Pavelic) heykeli dikilmiş. Başka bir sokakta, “Ustaşilerle dayanışma derneği” benzeri bir tabela… Faşizm, maske takmaya hacet duymadan her yerde kol geziyor. Bu da, ne yazık ki sadece bu kasabaya has bir durum değil. Eski Yugoslavya toprakları bugün faşist hareketlerin cirit alanına dönmüş.

Bir grup festival konuğu, yarım saat ötedeki Mostar’a gitmeye niyetleniyor. Yanımızda oturan yerli delikanlılar -hepsi de pırıl pırıl gençler- bu isteği hafif bir küçümsemeyle karşılıyor. “Mostar’ı neden sevmiyorsunuz?” yollu soruma, “Orası İstanbul’un minyatürü gibi” diye cevap veriyorlar.

Kasabanın en görkemli yapısı olan tepedeki Fransiskan Kilisesi gezdiriliyor konuklara. (“Geniş tepe” anlamına gelen Şiroki Brijeg, adını bu tepeden alıyor.) Duvarda “Komünistlerin 1942-45’te katlettiği papazlar” başlığı altında 66 kişinin portreleri asılı. Yugoslavya’yı Nazi işgalinden kurtaran tüm partizanları cani, papazları kurban olarak gösteren bir tablo... Kiliseden çıktıktan sonra, bir başka Balkan ülkesinden gelmiş olan yol arkadaşım, kulağıma eğilip şu bilgiyi veriyor: “Kilise, bu papazların Nazilerle işbirliği yaptıkları için öldürüldüğünü hatırlamak istemiyor, tabi!”

 

Travnik:

İvo Andriç, Travnik Günlükleri’ne, Lutvo’nun Yeri diye bir kahvehaneden söz ederek başlar. Buranın ilk sahibi Lutvo’yu bugün en yaşlıların bile hatırlamadığını, ama adının hala yaşamakta olduğunu, herkesin kahve içmek için Lutvo’ya uğradığını yazar. Sultanların, vezirlerin, beylerin bile isimleri unutulurken, Lutvo’nun adı hala ayaktadır... Lutvo’nun Yeri (Lutvina Kahva) bugün de, gürül gürül akan derenin kıyısında yerinde duruyor. Ama daha çok turistlere hizmet ediyor…

Travnik, mimari anlamda tam bir Osmanlı kenti. Hatta belki Bursa ya da Safranbolu’dan da fazla… Muhtemelen, %99’u değilse bile %80’ı müslüman bir kent. Buradaki milliyetçi kutuplaşmanın izlerini sürecek kadar kalamıyoruz. Ama bir ara, yarı-camekan bir bina ve üzerinde “falanca kültür merkezi” yazan bir taleba gözümüze ilişiyor. Kültürel bir faaliyet var mı acaba diye, dışarıdan içeriyi süzüyoruz. Salonun dibinde toplantı halinde bir grup erkek: İstisnasız hepsi çember sakallı…

 

Ljubliana

Siz hiç, Avrupa Birliği üyesi olup bir dönem AB’nin başkanlığını da yürüten Slovenya’nın “silinmiş vatandaşlarını” duydunuz mu? Ben ilk defa duydum. Belgrad’ta Sırp kökenli bir ailede doğup şimdi adı Slovenya Cumhuriyeti olan bölgede yaşayan “Sloven” arkadaşımdan öğreniyorum hikayeyi. Slovenya bağımsızlığını ilan ettikten kısa bir süre sonra, 1992’de etnik kökeni Sloven olmayan vatandaşlarını bir gecede devlet kayıtlarından siliveriyor! Sırp, Hırvat, Boşnak, Karadağ ve Çingene kökenli 30 bin kadar azınlık mensubu, bir sabah yataklarından kalkıyor ve sağlık, sigorta, okul, işyeri vs’ye ait hiç bir kayıtları bulunmadığını öğreniveriyor. Emeklilik hakları, o güne kadar ödediği sağlık primleri, sürücü belgeleri, vs hepsi devlet tarafından silinivermiş! Kafka’nın hayal gücünü bile aşan bu plan amacına da ulaşıyor; mağdurların 12 bin kadarı pes edip başka ülkelere göç ediyor. Geri kalan 18 bini ise, bir gecede kaybettikleri haklarını geri almak veya sırf pasaport alabilmek için yıllarca çabalıyor. Bu görünmeyen vatandaşlar bugün “izbrisani” (silinmişler) olarak anılıyor.

Bu arada, unutmadan… Slovenya Cumhuriyeti, sınırının öteki tarafında Avusturya’nın Carinthia bölgesinde yaşayan etnik Slovenlerin asimilasyona uğratıldığını iddia ederek Avusturya yönetimini ayıplıyor yıllardır!

 

Sonsöz niyetine

“İnsanlar dünyanın ne kadar küçük bir beyinle yönetildiğini bilselerdi, korkudan ödleri kopardı.”

Bugün etnik kökeni konusunda anlaşmaya varamadıkları için Sırp ve Hırvat milliyetçilerinin paylaşamadığı İvo Andriç, böyle demiş. Gezegenin kaderinde olduğu kadar Balkanların kaderinde de, insanlar beyinleriyle ters orantılı bir etkiye sahip, ne yazık ki. Son sözü yine Andriç’e bırakalım: “Bir şeylerin olacağı korkusu ile yine de olmayabileceği umudu arasında, tahmin ettiğimizden daha büyük bir alan vardır. Öyle ki bu dar, çetin, çıplak ve karanlık yerde çoğumuz koca bir yaşam geçiririz.”

15 Eylül 2008

 
 

Mavi Defter'den Rastgele

Yasak ElmaPippa Bacca, beyaz gelinliğiyle öldürüldü

Radikal gazetesinde Beral Madra, bu olayla ilgili yazdığı yazısına “Kadın bu düzende kılıç kuşanmalı” başlığını atmış. Bu başlık, niyetiyle değil ama ortaya koyduğu karşı...
devamı...

Yasak ElmaSimon de Beauvoir 100 yaşında: "Kadın doğulmaz, kadın olunur"

“Sartre’la karşılaştığım zaman, her şeyi kazandığıma inanmıştım. Onun yanında benim kendimi gerçekleştirmem başarısızlığa uğrayamazdı. Şimdi kendi kendime şunu...
devamı...

Yasak ElmaEx nihilo nihil fit* Tecavüzlere Nietzsche’ci bir bakış

Çocuklara tecavüz eden babalar, enişteler, komşular, onlar bunlar çoktur. Öyle çoktur ki onlar, tektirler. Bazen tekbir sesleriyle, bazen kendilerine duydukları aşkla öyle sevgisizdirler...
devamı...

Öteki TarihCHP'nin azınlıklara ve çarşaflılara açılması

Sait Çetinoğlu Geçtiğimiz günlerde CHP çarşaf açılımı ile toplumun örtünen kesiminin bazı mensuplarına parti rozeti takmasının ardından bir gürültü koptu....
devamı...