Dünyanın en büyük belgesel festivali IDFA'da bu yıl gösterilen pek çok film, bir kez daha şunu kanıtladı: 1. Sinemada kurmaca ile belgesel türleri arasındaki makas giderek kapanıyor. 2. En etkileyici filmler, birilerine kulak veren ve onları can kulağıyla dinleyen yönetmenlerden geliyor
Kurmaca ile belgesel arasındaki sınırı sık sık ihlal eden, daha doğrusu öyle bir sınır tanımayan "Müziğimiz" (Notre musique) adlı o güzel filminde J.L. Godard'ın söylediği veciz sözlerden biri şuydu: "[1948'den itibaren] Yahudiler kurmacanın nesnesi oldular, Filistinliler ise belgeselin. İşte size açı-karşı açı!" Gerçekliğin ağırlığı altında ezilen, var oluş mücadelesi veren insanların kaderi daha çok ‘belgesel olmak' mıdır gerçekten? Denklemin değiştiğini söylemek için erken belki, ama bazen tersine dönmüyor değil. Bir bakıyorsunuz roller değişmiş, mazlumları sarmalayan katı gerçeklikten olağanüstü şiirsel bir anlatı çıkmış; ya da belgeselcinin kamerası zalimin yüzüne doğru tutulmuş.
Godard'ın önermesindeki aktörlerle örtüşen bir örnek olarak, 20-30 Kasım 2008 tarihlerinde düzenlenen IDFA'da (Uluslararası Amsterdam Belgesel Festivali) izlediğimiz İsrailli usta Avi Mograbi'nin yine belgesel-kurmaca karışımı "Z32" adlı filminde olduğu gibi: İntikam uğruna öldürdüğü Filistinlilerin hayaletiyle baş etmeye, kendi vicdanıyla yüzleşmeye çalışan eski askerin kendisi neredeyse bir tür hayalete dönüşüyor (film boyunca yüzünde dijital bir maskeyle izliyoruz onu), yaptıklarını sevgilisine itiraf edip ondan af diliyor. Ya da bir bakıyorsunuz G.W. Bush, bana kalırsa Irak'ta yaşanan şeyi en iyi anlatan kısacık bir belgesel klibinin (‘belge görüntü'nün diyelim) karakteri oluveriyor bir anda: Bir gazetecinin fırlattığı bir çift ayakkabıya hedef olarak... O gazeteci ki -ABD'li bir yazarın ima ettiği gibi- o çift ayakkabıyla binlerce New York Times'ın yaptığından daha dürüst bir habercilik yapmayı, dünyaya çırılçıplak bir mesaj iletmeyi başarabiliyor.
Biz gene IDFA'ya dönelim... Bu yıl 21'incisi düzenlenen festivalin dünyadaki en büyük belgesel etkinliği olmak dışında, bir önemli özelliği de dünyada belgesel sinemanın nereye doğru evrildiği hakkında fikir verecek ürünleri bir arada sunması. Son dönemde hep söylenegelen, kurmaca ile belgeselin birbirine son derece yaklaştığı gerçeğinin çok çarpıcı örneklerini izledik yine: Sadece biçimsel anlamda değil, hem içerik zenginliği hem de pazar gücü açısından... Bu olguya "business" penceresinden bakınca görünen şu ki, -festivalin resmi bülteninde yer alan bir habere göre- bağımsız sinema alanındaki en büyük dağıtım firmaları (Celluloid Dreams, Fortissimo, Wild Bunch, Match Factory gibi) belgesel filmlere giderek artan bir ilgiyle yaklaşıyor. Daha bir iki yıl öncesinde, ‘sanat filmleri'nin artık pek kar getirmediği gerekçesiyle bundan böyle daha büyük oynayacağını ilan eden Celluloid Dreams'in patronu Hengameh Panahi, şunları söylüyor bugün: "Yeni bir romantik komediyi pazarlamaktansa; iyi kotarılmış, evrensel bir konuya sahip, sağlam bir belgeseli satmak daha da kolay. Peşinden gittiğimiz yeni bir tür, belgesel." Sadece IDFA'nın resmi programında C. Dreams'a ait tam beş filmin yer aldığı düşünülürse, bu sözlerin pek de boş olmadığı anlaşılır. Pazar payı görece daha küçük olsa bile, belgesellerin kurmaca yapımlarla karşılaştırılamayacak denli düşük bütçeyle kotarılması, dolayısıyla kar oranlarının yüksek olması, büyüklerin de iştahını kabartıyor haliyle.
Gerçekten de, öyle büyük olanaklarla çekilmemiş, buna rağmen pek çok kurmaca filmde rastlanmayacak bir görüntü işçiliğine sahip, emek, zaman ve özen yönünden bilmem kaç milyon dolarlık bütçeli yapımları aratmayan filmler izledik festivalde. İşte size, 23 yıla yayılan bir emeğin ve sabrın ürünü olan, sinema duygusu son derece yoğun, şiirsel bir film: Ellen Kuras imzalı "İhanet" (The Betrayal). Laos'taki iç savaşta parçalanıp dağılan bir ailenin uzun soluklu öyküsü bu. Hikaye, sonradan filmin kurgusunu da yapacak olan Thavi'nin ağzından anlatılıyor; bu arada ABD'nin peçete gibi kullanıp attığı bu ülkeye ihaneti ile asker olan babanın önce kendi halkına sonra ailesine ihaneti iç içe geçiyor. Ya da işte, Kalküta'da fare deliğinden farksız 3-4 metrekarelik bir evde yaşayan yoksul mu yoksul bir ailenin öyküsünü, 3 yaşındaki çocuğun gözünden aktaran "Bilal"... Kamerasını kimsenin sokmayı aklına getirmeyeceği ya da cesaret edemeyeceği bir mekana yerleştirerek kör ebeveynleri ve küçük kardeşiyle yaşayan Bilal'in hayatını bir yıl boyunca izliyor Sourav Sarangi. Sonunda imkansızın filmini yapmayı, sefaletin en çıplak, en hüzünlü, en insani görüntüsünü Bilal'in yüzünde yakalamayı başarıyor.
Türkiyeli yeni kuşak belgeselcilerin yüz aklarından Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın IDFA'da yarışarak bir ilke imza attıkları "İki Dil Bir Bavul"un da (eski adıyla "Okul Yolunda"), sinemanın yüreğe nüfuz etme gücünü göstermek açısından aşağı kalır yanı yok: On yıllardır manşetler, sütunlar, kitaplar, ekranlar boyu gündemimizi kaplayan, hala traji-komik bir hamaset düzeyinde tartışıladuran bir konuya, ücra bir köydeki bir sınıfa girip oradan bakınca meselenin aslında ne kadar çıplak olduğunu gösteriyor film. Dilini anlamadıkları bir öğretmenden bir şeyler öğrenmeye çalışan gariban öğrencilerin durumunu, öğretmenin acınası çaresizliği üzerinden aktaran bir ayna-film... "Hakkari'de Bir Mevsim"de ilginin daha çok öğretmene, burada ise her şeye rağmen öğrencilere yönelmesi, Godard'ın en başta sözünü ettiğimiz açı-karşı açı denklemiyle açıklanabilir mi? O bir yana, dünyanın en büyük belgesel festivalinde ülkemizden bir filmin yarışıyor olması, medyamızın kültür sanat sayfalarına pek yansımadı gerçi, ama umalım ki hak ettiği ilgiye Türkiye'deki gösterimlerde mazhar olsun.
IDFA 2008'in programında izlediğimiz kolay unutulmayacak filmler arasında, kuzey ülkelerinden gelenlerin ezici bir ağırlığı vardı nedense. Janus Metz imzalı "Love on Delivery" (Adrese Teslim Aşk), Danimarka'nın küçük bir kasabasında yaşayan ve hepsi de yerli beyazlarla evli olan Taylandlı kadınların enteresan hikayesini anlatıyor. Bu evliliklerin çoğuna önayak olan Sommai ile memleketinden henüz gelmiş yeni bir ‘gelin adayı'nın etrafında gelişiyor hikaye ve sonunda ‘bildik' bir yere, Uzakdoğu'nun yoksulluğa mahkum insanlarının çıkış arayışlarına gelip dayanıyor. Son derece yetkin bir görsel dile sahip olan filmin şaşırtıcı tarafı, yönetmenin hikayeyi hayli içeriden verebilmesi, karakterlerin de ona sınırsız bir güven duyması. Aynı yönetmenin, hemen arkasından gösterilen "Ticket to Paradise" (Cennete Bir Bilet) adlı ikinci bir filmi vardı ki madalyonun öbür yüzünü, bu kez Tayland'daki kadınların durumunu ve ‘bu tarafa geçme' çabalarını yansıtıyordu. Ortak karakterlerle aynı konu üzerine yapılmış bu iki filmi peş peşe izlemek sahiden ilginç bir deneyim oldu; hem sinemasal anlatı yönünden, hem de bir meselenin iki cephesini kavramak açısından...
Yıllar önce, Hindistan'daki dev baraj inşaatlarında köyleri su altında kalan insanların mağduriyetini ve direnişini anlatan "Drowned Out" adlı etkileyici belgeselini izlediğimiz Fanny Armstrong, bu kez daha evrensel bir soruna, hızla yaklaşan ‘küresel yıkım'a dair daha iddialı bir filmle karşımızdaydı: "Age of Stupid" (Aptallar Çağı). Bir tür bilimkurgusal-belgesel olarak tasarlanmış olan film, 2055 yılından günümüzün dünyasına bakıyor... Mavi gezegenin, o yıllardan nasıl görüneceğini artık hepimiz az buçuk tahmin edebiliyoruz, ama şu kadarını çıtlatalım: Filmin Pete Postlethwaite tarafından canlandırılan ana karakteri, insanoğlunun bugünkü vurdumduymazlığını, iyi korunduğu için ayakta kalabilmiş bir kütüphanenin arşiv bilgilerine dayanarak ‘hatırlıyor' ve aktarıyor... C. Dreams'in gözünü diktiği ve muhtemelen pek çok ülkede vizyona girecek filmlerinden biri, "Age of Stupid".
Festivalde adına retrospektif düzenlenen, "Our Daily Bread" adlı filminden tanıdığımız Avusturyalı Nikolaus Geyrhalter'in son belgeseli "7915 km" ise, bir anlamda bugünkü aynı vurdumduymazlığa şimdiden tanıklık eden filmlerden. Afrika'da, Paris-Dakar rallisinin jet hızıyla geçip gittiği köylerdeki insanlara durup bakıyor Geyrhalter. Bir an önce finish çizgisine varma kaygısı gütmeden ve en ufak bir telaşa kapılmadan, sakin ve meraklı bir insanın gözünden bakmaya çalışıyor onlara.
Zaten festivalde izlediğimiz en iyi filmler, birilerine kulak veren, onları can kulağıyla dinleyen yönetmenlere aitti galiba: Andrzej Fidyk'in Norveç-Polonya ortak yapımı filmi "Yodok Stories" (Yorok Hikayeleri) Kuzey Kore'nin en berbat toplama kampından kaçabilenlerin hikayelerine, Kim Longinotto'nun "Rough Aunties"i (Sert Teyzeler) Kuzey Afrika'da kadınlara dönük tacizlerle savaşan bir grup gönüllü kadına, Agnes Varda'nın "Les Plages d'Agnes"ı (Agnes'in Plajları) ise 80 yaşında bir yönetmenin kendi iç sesine kulak kabartıyordu. Ve bütün bu filmlerin kanıtladığı bir şey var ki, onu yine festivalde yer alan bir ‘belgesel üzerine belgesel'de, "Capturing Reality"de (Gerçekliği Yakalamak) Kevin Macdonald bir cümleyle özetliyor: "Gerçek yaşam, hayalinizde canlandırabileceğiniz her şeyden çok daha ilginç."
2 Ocak 2009
|