E-posta listemize katılarak dergimizdeki yeniliklerden haberdar olabilirsiniz


Yurttan Sesler

Türkiye'nin Ünlüler Treni

Anımsama Defteri

Müslüm Baba Marx'ın Kapitalini Öğretiyor

Havadan sudan... Sorgulamalar PDF Yazdır e-Posta


Havayı, suyu, doğayı, kimler bu somut olguları unutmamıza neden olmuştur. Kimler bu somut olgulara verilen soyut kavram içeriklerinle oynayarak bizi bu günlerine getirmiştir. Sorgulamaya girmeden önce geçmişe dönmemiz gerekir. Unutma eylemine gelinceye kadar ki başlangıçtan bugüne... merak, bilme isteği, insan türüne katkı, felsefe, sanat, estetik, bilim tüm bu aşamaları diyalektik yöntemle incelemeliyiz.


Nalan ÇELİK

Sonra, birdenbire kış ...!
Birdenbire yüzlerce köy yolu kapandı.

Yeni yıl kendini hızla eskitmeye başladı.
Bir de bakacağız ki birdenbire her şeyin sonu!
Kan, irin, yanık et kokusu, "vesaire"

Güven Pamukçu

Nereden çıktı şimdi, hava, su diyeceksiniz. Dilimize en çok doladığımız, üzerine yıllardır düşünmediğimiz bu iki sözcük çok önemli. Yıllardan beri en çok duyduğum, hatta konuşma, anlaşma başlangıçları olduğunu çocukluğumda kavradığım iki sözcük... hava ve su. Evimize gelen konuğa önce "Eeee nasılsınınız" ardından "Eeeeee daha daha nasılsınız" cümlelerinden sonra ilk gelen soru, hele konuk başka bir kentten geldiyse, "Oralarda havalar nasıl" dır. Konuk bilir soru soranın havanın nasıl olduğunu merak etmediğini. Sorunun anlamı başkadır. O başka anlama göre yanıtlarını vermeye başlar. "Fadime doğurdu, İhsangillerin Ayşe de evlendi, Hasan amca sizlere ömür." Şimdi havaların nasıl olduğu sorusunu sorma sırası kendisine gelir. Kendi yanıtlarına benzer yaşama ilişkin yanıtları öğrenir. Akşam olur evin beyi işten gelir. "Eeee neler konuştunuz bu gün" diye sorduğunda yanıt hazır, ezberlenmiştir, "havadan, sudan işte" Böylece hava nedir... yağmur, kar, güneş, rüzgâr, bulut, mevsimler, ağaçlar, çiçekler... doğa unutulmuştur. Onlar hep vardır, görev zamanlarında işbaşındadırlar. İnsan ve insanın havası önemlidir. Medya patronları, hava raporunu seksi bir kadına okuttururlar. Çünkü kimsenin doğa, hava, suyla işi yoktur. İnsanla işi vardır. Havanın durumunu, ancak seksi kadının yarı açık silikonlu göğüsleri, mini eteği çekilir kılar. Spiker kırıtarak (ondan beklenen budur-bu nedenle para kazanır) şu sözlerle bitirir konuşmasını "Havalar nasıl olursa olsun, yeter ki sizin havanız iyi olsun."

Havayı, suyu, doğayı, doğal göğüsleri, kimler bu somut olguları unutmamıza neden olmuştur. Kimler bu somut olgulara verilen soyut kavram içeriklerinle oynayarak bizi bu günlerine getirmiştir. Sorgulamaya girmeden önce geçmişe dönmemiz gerekir. Unutma eylemine gelinceye kadar ki başlangıçtan bugüne... merak, bilme isteği, insan türüne katkı, felsefe, sanat, estetik, bilim tüm bu aşamaları diyalektik yöntemle incelemeliyiz.

Metafizik yöntem sorgulama için yeterli değildir. Bunun nedeni "tekil nesneler karşısında onların bağlantılarını; tekil nesnelerin varlıkları karşısında, onların oluş ve yok oluşlarını; hareketsizlikleri karşısında, hareketlerini unutmasıdır; ağaçlar onun ormanı görmesini engeller" (1)

Mistik yöntemle de sorgulama yapamayız. Mistiğin konuşma nesnesi karşısında değildir, uzak olana duyulan arzuyu uyandırarak, sürekli "sanki"li konuşur. "Sanki bu kedi eve uğur getirdi, sanki bu gün kötü bir şeyler olacak, " sanki'ler sürer gider. Diyalektik yöntemle biz; ağaçları, tüm ormanı, ülkenin değil dünyadaki ormanları görebiliriz. Diyalektik yöntemle ağacı, ağacın bu günü, geçmişi, ona verilen ad, bu adın neden-nasıl verildiği, dalları, yaprakları, çiçeği, meyvesi... ağaca yaşam veren... havayı, toprağı, güneşi, ay'ı, rüzgarı, yağmuru görebilir, bağlantı kurabiliriz. Ağaç için tüm bunlara, saymadığım birçok şeye gereksinim vardır. Ağacı bu bütünlük içinde kavrayan insan, doğanın içinde bu bütünsellikle var olabildiğini ancak diyalektik yöntemle bilir.

 

DOĞA-Homeros (M.Ö 850)

Şimdi geriye doğru yolculuğumuz başladı. Kahramanlık (heroik) dönemindeyiz. Artık şiir din görevlilerine özgü olmaktan çıkmış, şairlerin kahramanlık (epos) destanları yazmaya başladıkları yıllardayız. Durup dururken çıkmamış bu şiirler. Diyalektik yöntemle sorgulama yolculuğuna çıktıysak; toplumsal, nesnel koşulları unutmamalıyız. Dor'ların Yunanistan'dan kovduğu toplulukların bir kısmı Asya'ya göç eder. Yeni topraklara yerleşen halk geleneklerini burada sürdürmek ister. Yerleşim bölgelerindeki topluluklarla da mücadele sürer. Eski kahramanlık öykülerinin yanı sıra yenileri yaratılır. Bu dönemden iki destan; İlyada bir olayın, Odysseia bir kişinin destanıdır. İzmirli (Smyarna) ozan Homeros'un Odysseia destanın bir bölümüne kulak verelim. " Argos'u öldüren böyle konuştu ve kopardı otu topraktan. Uzattı onu bana ve bir bir saydı özelliğini. Çiçeği süt beyazdı, kökü kapkara. Ona Moly derlerdi tanrılar arasında. Koparamazdı onu hiçbir ölümlü insan, ama yeterdi her şeye tanrıların gücü. Hermes bundan sonra adanın ormanlarına, yollandı gitti koca Olympos'a doğru." (2)

Moly ülkemizde bilinen adıyla üzerlik, ören yerlerinde, terk edilmiş köylerde rastlanan bir bitkidir. Özellikle Anadolu'nun Ege kıyıları ve Kapadokya bölgesinde görülür. Arkeologların yol göstericisidir. 30 ila 70 cm. yüksekliğinde tüysüz, beyaz çiçekli, acımsı keskin kokuludur. Haziran'da çiçek açar, daha sonra tohuma durur. Nohut büyüklüğünde meyveleri yeşilden sarıya döner. Anadolu kültüründe tütsü, nazarlık olarak kullanılır. İçinde taşıdığı maddelerden dolayı merkezi sinir sistemini uyarıcı özelliği vardır. Ufak dozlarda görmeyi iyileştirdiği, damarları genişleterek kan basıncını düşürdüğü bilinir. Yüksek dozlardaysa solunum sistemini felç ederek ölüme yol açar.

Moly'den neden söz ettik, sorgulamamıza dönelim. Ömer Naci Soykan "Ağaçları Tanıyan Filozoflar" adlı yazısında Moly'i şöyle anlatır. "Moly adlı bitkinin kökleri siyah, çiçekleri beyazdır. Bu düpedüz bir betimleme değildir. Homeros; kökte siyah, çiçekte beyazla doğa-physis'den söz eder. Doğa soyut bir kavramdır." (3) Görülen doğanın kendisi değil, çeşitli halleridir. Doğa; görünür olanın arkasında olan, görünür kılan, meydana getiren, doğuran ama kendisi görünür olmayan, ancak zihinsel-tinsel gözle kavranabilen şeydir. Homeros'un doğa soyutlaması karşıtların birliğini (siyah-beyaz) zihinsel bakışı ortaya çıkarır. Bu da doğa felsefesine basamak oluşturur.

Biz şimdi M.Ö 850 yıllarında merdivenin üst basamaklarındayız. Merdivenleri inmeye devam etmeden önce, o yıllarının basamağını hemen bu güne bağlamalıyız çünkü diyalektik yöntemle sorgulamanın amacı geçmişi bu güne bağlayabilmek, anlam verebilmektir. Sonuç çıkarmak diyemeyiz buna. İnsanlar konuşur konuşur ardından hemen şunu söylerler "sonuç olarak." Beni çıldırtır bu iki sözcük. Dinleyenler de beklerler bu iki sözcüğü. İçlerinden de şunları geçirirler "eeee anlattın anlattın da sonuç ne." Oysaki anlatıcının sonuç diye aktardığı bizim istediğimiz sonuç mu, anlatıcı kendini sonuçlarını mı yoksa tüm insan türüne uygun sonuçları mı anlatıyor. Sonuç diye bir şey var mıdır. Kişiye, mekâna, zamana, bilimsel araştırmalarla, toplumsal, nesnel koşullarla, sınıflara göre sonuçlar sürekli değişmez mi. Sonuç diye sunulan çözüme, biz hep sorun diye bakmazsak aklımızı başkalarına emanet edersek, başkalarının sonuç-çözümlerine katlanırız.

Günümüz insanı Homeros dönemindeki doğa soyutlamasını unutmuştur. Doğa hep vardı onun için. Düşünmeye bile gerek yoktu. Nasılsa toprak hep verecek, mevsimler işbaşı saatlerini unutmayacak, yağmur hep yağacak, çiçek açacak, meyveler, sebzeler masamıza gelecek. Karşıtların birliğini de unutmuştur. Siyah siyahtır beyaz beyaz. Bir durum ya da insan ya iyidir ya kötü. Birlik, ara geçiş bağlantıları koparılmıştır. Beyazlar siyahlara hükmedecek. Varsıllar yoksullara. Erkekler kadınlara. İnsanlar hayvanlara, doğaya. Sınıflar daima olacak.

Homeros'un destanındaki Hermes, tanrıların habercisi, tüccar tanrıdır. Homeros' a demektedir ki ancak biz varsıllar Moly'e dokunabiliriz. Ölümlü insanlar yani yoksullar dokunamaz. Günümüzde Hermes gibi tüccar, hırsız tanrılar uyuştururcu ticaretini ellerinde tutarlar. Milyonlarca insan uyuştururcu batağının içindedir. Varsıllar para kazanır, yoksullar maşa olur, "ekmek parası için yaptım abi." der başı belaya girince. Ölümlü insan'ın Moly'e dokunması tehlikelidir. Çünkü onlar Olympos'ta değil, kulübelerde, gecekondularda, kiralık sefer tası görünümünde apartman katlarında hatta sokaklarda yaşamaktadırlar.

 

SU-Thales (M.Ö. 624-546)

Homeros'un doğa felsefesi basamakları, Miletli (Söke ve Bafa gölü civarı) filozof Thales'e bağlanır. Aristotales, Thales için "Felsefenin babası" der. Baba Thales doğa filozofudur. Thales öncesi ilk uygarlıkları yaratan insan, tüm düşünme gücünü mitolojik sanıları ortaya koymakta ve bu sanıları örtülü bir biçimde insan ve evren araştırmasına yöneltmekteydi. Mitolojik dönemdeki insanın ortaya koyduğu nedensellik düşüncesine dikey nedensellik diyebiliriz. İnsanlar her olayı, yukarıya... tanrısal güçlerin etkisine bağlıyorlardı. Nedensellik düşüncesinin ve ona bağlı tartışmacı düşüncenin atılım dönemi doğa felsefesinin oluşumunu sağladı. İlk filozoflar diyebilceğimiz; Thales, Anaksimandros, Anaksimenes'le yatay nedenselliğe geçildi.

Sorgulama yapıyorsak, şu soru akla gelebilir. Bu filozoflar gökten zembille mi indi ya da Hegel'in tini onları mı buldu. Tabii ki hayır, artık sınıflar oluşmaya başlamış, tüccar sınıfı belirginleşmişti. Felsefe ancak sınıflaşmanın olduğu yerde yapılabilirdi. Thales doğaya bakar, gözler, düşünür. Sorgulamasına başlar. Bu çokluk nereden geliyor. Evrenin ana ilkesi (arkhe-ilk) nedir. Thales bu sorularla her şeyin ondan çıktığı, ona döndüğü değişmeyeni arıyor. Buna su-hydor diyor.

Thales hem tüccar hem de filozoftur. Mısır'a gittiğinde gördüğü Nil nehrinin taşması, çevrenin canlanması ona suyun ilk madde olduğunu düşündürmesi olasıdır. Bu konudaki temellendirmesi şöyledir. Hayvanlar, insanlar er (meni) suyundan meydana gelir. Bitkiler, hayvanlar, insanlar su, nem olmadan yaşayamaz. Su ve buharı göğü ısıtır. Su genleşip ateş olur, yoğunlaşıp toprak olur. Thales, kendinden önce ve kendi yaşadığı dönemde de her şeyin bir tanrısı olduğuna inanıldığı bir çevrededir. Şimşeğin, denizin, yağmurun, çiçeğin, böceğin, aşk'ın her şeyin bir tanrısı vardır. Thales tüm bu toplumsal koşullarda hepsine karşı durur. Thales'in düşünme yöntemi tüme varımdır. Tüme varım Aristotales'e göre özelden evrensele geçiştir. Evrensel'e geçen Thales su'yu element sanır. Ama onun evrensel düşüncesi, M.S (1731-1810) yıllarına kadar sürer. Suyun bir element olmadığını Henry Cavendis, 2300 yıl sonra bizlere gösterir. Thales ilk kez felsefeyi laikleştiren, evren oluşumunu dinden ayıran kişidir.

Su'dan sorgulamalarımıza dönelim biz. Merdiven basamaklarını yine günümüze bağlamaya çalışalım. Ne durumdayız bu gün. Dikey nedensellikle düşünen insanlar M.Ö'sine göre daha da arttı. Homeros'un görebildiği doğayı, Thales'in ilk nedeni su'yu unutmuş yağmur dualarına çıkıyorlar. Geçenlerde dua'ya çıkmış insanları ana haber bülteninde izledim şaşkınlıkla. Bir de şimşek çakmasın mı, yağmur da yağdı. Artık o hocanın evine bal, kaymak taşınır. Doğayı unutalım, yok etmek için elimizden geleni yapalım ardından dualar, dilekler, temenniler. Merdivenleri geri mi çıkmaya başladık. Homeros, Thales mezarlarında dönüp duruyorlardır sinirden. Birbirlerini dürtüp arada bir de halimize gülüyorlardır.

Susuzluk dünyanın kapısında bekliyor. Toprak, petrol paylaşımı savaşlarının ardından (hepsini hızla tükettik onlar da kalmadı) ki bu savaşlar dünya insanına-yoksullara, milliyetçilik, ulusalcılık, şehitlik, gazilik palavralarıyla yaptırıldı, kandırıldık. Şimdi de su savaşları olacak. Önce mahalleler arasında ardından kentler daha sonra da ülkeler arasında. Bu da bize "Ülkemiz için" kandırmacası ile yutturulacak. Yine şehit ve gaziler, yoksullar olacak. Dünyanın yoksulları dünyanın varsılları için birbiriyle su savaşı yapacak. Varsıllar dünyanın sonunu getirinceye değin evlerinde jakuzilerde yıkansınlar, tatil yerlerinde havuzlarda yüzsünler, suyun ticaretini yapıp son ana kadar para kazansın diye dünyanın yoksulları yıkanmadan, aç susuz savaşacaklar.

Siz hiç golf oynadınız mı. Ya da golf sahasının toprağı, çimleri nasıl bir nemlilikte olmalı biliyor musunuz. Ben yoksul birinin golf oynadığını hiç görmedim. Ancak filmlerde görüyoruz, romanlarda okuyoruz. Golf giysileri içindeki asil varlıklar topları deliklere sokmaya çalışıyorlar. Topu getirtmek, golf çantalarını taşımak için asil olmayan yoksul varlıkları kullanıyorlar. Ya koşup getireceksin ya da saha çok büyükse asil varlıkların golf arabalarına şoförlük edeceksin ki aman toplar kaybolmasın. Neden söz ettim ben golf sahalarından. Bir golf sahası için iki buçuk milyonluk bir kentin su gereksinimi harcanıyor. Turizm sitelerinde sırada bekleyen yeni golf sahaları için istekler var. Sırasıyla bu istekler yerine getiriliyor. Biz yoksullar da ağzımız açık ne asil bir spor yapıyorlar diye onları izliyoruz. İzlemeyi bırakalım, düşünelim artık. Golf sahası gibi neler döndüğünü. Artık sadık köpekler gibi asillerin golf topları başka eğlenceleri peşinde "ekmek parası be abii" sözleri için koşmayalım. Çünkü ekmek, su kalmayacak. Biz yoksullar yaşamımızın sonuna gelemeden hamam böcekleri gibi oradan oraya su, kuru ekmek için koşuşturarak, varsılların böcek öldürücü spreyleriyle ya da ayakları altında ezilerek öleceğiz.

 

HAVA-Anaksimenes (M.Ö.585-525)

Şimdi merdivenimizden bir basamak daha inelim. Anaksimenes felsefesine, önce Thales'i eleştirerek başlıyor, "Su sınırlıdır." Bu nedenle yeryüzünün bir kısmını örten suyu değil, sınırsızmış gibi görünen havayı uygun buluyor. Benim arkhe'm hava-psyche'dir diyor. Ona göre yaşam-doğa hava'dan gelmektedir. Anaksimenes, doğada canlı cansız ayırımını yapar. Canlı olanı ayakta tutan ruhtur. Ruh solunan havadır. Son nefeste bedenden çıkar, beden ölür.

Anaksimenes için hava bir elementti. Havanın bir element olmadığını yaklaşık 2300 yıl sonra Lavasier (1743-1794) bizlere göstermiştir. Thales için su, Anaksimenes için hava tanrıydı. Yaşamın ana maddesiydi. Onlarsız yaşam olamazdı. Günümüze geldiğimizde havanın, suyun artık bitmeye başladığını öğreniyoruz. Bizden sonra ancak iki nesil yaşayabilecek diyor bilim insanları. Bu haberler çıkmadan yine bir televizyon kanalında ülkemize ithal edilen temiz hava aletleri tanıtılıyor. Muz, çilek, elma çeşitli lezzet, kokularda olan hava makineleri insanı zindeleştirip gençleştiriyormuş. Ama çok pahallı, ancak varsılların gittiği alışveriş merkezlerinde, sağlık merkezlerinde bulunuyor. Dünya varsılları için hava hoş. Yaşamın son anına değin, temiz havayı koklayıp dursunlar. Hava makinelerinin tamir-bakım, taşıma, bir de hayretle, hayranlıkla izleme işi de biz dünya yoksulları sınıfına düşüyor.

Dünyanın sonu geldi haberlerine karşın, petrol paylaşım savaşları son hızıyla sürüyor. İnsanlar pet şişe ve ürünlerini hiç durmadan üretiyorlar. Denizler sokaklar pet şişelerle dolu. Tuvaletler, arka sokaklar, çöpler, çöplerin yığıldığı tepeler su petleri, kadın pedi, çocuk pedi dolmuş. Televizyon kanalları ped diyor başka bir şey demiyor. Sıvıyı sızdırmayan ped"i anlatmak için onlarca deney yapılıyor ekranlarda. Sızdıracak bir sıvı bulamayacaklarını anımsamıyorlar. Bizim arkamızdan yaşayacak nesil sanırım bizim için "Bu insanlar "PET ÇAĞI" insanlarıydı diyecekler. "Ahhh şu petrolle başlayan PET ÇAĞI bir atlatabilselerdi" diye şiirler, romanlar yazacaklar, resimler yapacaklar.

Rüzgâr santralleri yerine, elektrik santralleri kuruluyor. Tüm elektrikli alet kullanıcıları sonsuzmuş gibi görünen elektriği tüketip duruyoruz. Uzaktan kumandayla kapatılan televizyonlar bir elektrik santralinin elektrik gücünü kullanıyor. Üretime katılmayan kadınlar tüm gün evde oturup kombilerini bile uzaktan kumanda ile açıp kapıyorlar. "Çıt çıtlısı daha ucuzdu neden ondan almadın" dendiğinde "aaa şekerim bu yüzyılda da aletin ayağına mı gideceğiz, o bize gelsin" diyorlar. Saç spreyi, deodorantlar, tüm gücüyle iş başında. Her yerde duyulan fısss da fıs fıss. Irak'ta, Gazze'de bombalar, çığlık sesleri öbür yanda, yollarda her araca tek başına binmiş insanların korna sesleri. Şöyle diyorlar, "Ben özgürüm arabam var, çalış senin de olur." Peki, Irak'lı, Filistin'li niye hiç özgür olamıyor. Varsıllar araçlarla (Kotra, yat, uçak, otomobil, cip ) gezsin diye petrol, pet ürünleri için insanlar öldürülürken biz nasıl özgürüz. Özgürlük kişisel mi dünyasal mı. Oysaki kısa zaman sonra tüm araçlar eski televizyon, radyolar gibi sokak köşelerinde kalacaklar. Petrol bitecek su da havada. Gaz maskeleriyle sıcaktan yana yana dolaşacağız. Tabii biz yoksullar gaz maskesi alabilirsek.

Akköy Dergisi genel yayın yönetmeni, Güven Pamukçu şöyle diyor. "Bafa (Latmos Körfezi) Gölü'nde toplu ölümler oluyor, göl yıllardır müthiş kokular salarak çürüyordu. Bir ben, yazı yazmadım buralarda bu konu üzerine. Oysa çok yıllardır bildiğimiz bir şeydi gölün gri gözünün körleştiği." (4) Bafa Gölü doğa felsefesinin başladığı yer. Thales'in, Anaksimenes'in yaşadığı havayı, suyu, doğayı tanrı saydığı yer ölüyor. Güven Pamukçu bir ben yazmadım, yazmakla olmuyor diyor insana. Söz, eylem birliğine çağırıyor. Çünkü kendisi doğanın içinde, doğayla uyumlu, doğayı tüketmeden, doğayı korumak için yaşıyor. Söz ve eylem birliğinde yaşayan Güven Pamukçu "Bir de bakacağız ki birdenbire her şeyin sonu / Kan, irin, yanık et kokusu, "vesaire" diyor. Doğaya zarar vermeyenle bilinçsizce zarar veren ve bilinçle zarar veren insanlar geliyor aklıma. Dünyanın sonunun yaklaştığı söylenirken bile, eşitsizliğin sürdüğünü görüyorum.

Kapitalizmin sonunun geleceği proleterin ve proleterin yanındaki aydının birleşeceği, eşitlikçi bir düzen kuracağı günleri beklerken, kapitalizmin dünyanın sonuna getireceği düşüncesi beni çıldırtıyor. Biz yoksul sınıfa işte şimdi çok iş düşüyor. Sınıfları kaldırma görevinin yanında dünyayı kurtarma görevi. Kapitalizm dünyayı yok etmeden eyleme geçme zamanıdır. Yazma, izleme, sızlanmayla artık bir yere varılamaz. PET ÇAĞI'nı atlatmalıyız. Kuracağımız yeni çağa bir ad nasılsa buluruz.

Yazımın, sorgulamamın sonuna geldim. Yine de "eee sonuç olarak" diyenler varsa, yazımın sonu bu. Sonuç değil. Duygu, düşünce, önerilerimdi tüm yazdıklarım. Biliyorum ki diyalektik yöntemle sorgulamada dayatmacı bir sonuç yoktur. Sonuçlar her saniye, her dakika zaman-mekânla ilgili kullandığımız tüm durumlarda değişebilir. Ben yazımın başlangıcındaki çocuk değilim artık. Her dakika büyüyorum. Havanın nasıl olduğunu sormanın farklı anlamlarını kavradım. Arada bir, ben de havayı, doğayı, suyu unutup "eeee havalar nasıl" deyip, insana ilişkin bir şeyler soruyorum. İnsanın hava, su olmadan yaşayamayacağını çok uzun yıllar önce kavramış biriyim. Arada bir de gerçekten havanın nasıl olduğunu sorduğum özel insanlar var. Biri de oğlum Mert. Başka bir kentte üniversitede okuyor. En çok da üşüyor mu merak ediyorum...

1 Şubat 2009

Kaynaklar :

1) K. Marx, F.Engels, Felsefe Metinleri, Sol yay. , Ankara 1999 syf:169
2) Homeros, Odysseia, Can yay. , İstanbul 1984, Kitap X, 303 Çev: Azra Erhat, A. Kadir.
3) Ömer Naci Soykan, Türkiyeden Felsefe Manzaraları - I, İnsancıl yay., İstanbul 2003, syf:40
4) Güven Pamukçu, " Yaşam "Son" Yazarken" , Akköy dergisi, Ocak-Şubat 2007, Sayı 40, syf: 1-2

<-->

 

Mavi Defter'den Rastgele

Öteki TarihTakrir-i sükûn kanunu

Takrir-i Sükûn Kanunu, Kemalist rejimin yerleşmesinde en önemli yapı taşlarından biridir. Yürürlükte kaldığı ve Takrir-i Sükûn dönemi olarak adlandırılan dönem boyunca toplumu...
devamı...

AkademiaLukács'ı anlamak için...

Ülkemizde Lukács üstüne yeterli çalışma bulunmazken, 2006'da yayınlanan Lukács: Marx'a Giden Yol* adlı bu çalışma bu eksikliği gidermede yardımcı...
devamı...

Öteki TarihAnkara'nın ilk kararı: Ermenilerin ülkelerine/evlerine dönmeleri yasaktır!

Sait Çetinoğlu Ankara Hükümeti'nin ilk aldığı kararlardan biri Ermenilerin ülke içinde dolaşmalarının yasaklanması kararıdır. Bu karar, savaş sonrasında Ermenilerin...
devamı...

Öteki TarihSoykırım'ın mimarı Talat

Sait ÇETİNOĞLU Resmi tarihçilerden Murat Bardakçı, "Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrûkesi" adlı yeni kitabı için onunla söyleşi yapan bir gazeteciye, "Tehcir öncesi ve...
devamı...