| Kalbimin yarısı Gazze'de... |
|
|
|
Kahire'den yola çıktığımızda, Gazze'ye girmek Ay'a ayak basmak kadar zor gözüküyordu. Sınırı aşıp alabildiğine sarsıcı bir hafta geçirdikten sonra, bu kez orayı geride bırakıp rutin yaşama dönmek dünyanın en zor işiydiNecati SÖNMEZ
Bugüne kadar sayısını hatırlayamayacağım kadar gezi yazısı yazdım. Kimisini gazetecilik görevi gereği, kimini deneyim paylaşma güdüsüyle ve sahiden keyif alarak, kimisini ise ne yalan söyleyeyim, geçim derdiyle sipariş üzerine yazdım... Yazılma gerekçesi ne olursa olsun, gezi yazıları o mekanlara gitmemiş, belki gitmeyi hiç düşünmeyecek insanlara ne ifade eder pek emin değilim. İşin gerçeği, bu tür yazılar bende nadiren okuma isteği uyandırır. Ya o yazıya konu olan mekana gitmenin eşiğinde isem ya da mesela, Ortega y Gasset'in savaş dönemi Saraybosna'sına yaptığı bir geziden damıtılmış izlenimleri konu alıyorsa oturup iştahla okurum. Kısa bir süre önce bir gezi yazısı okudum ve "hayatım değişti." 23 gün süren topyekun saldırı boyunca (buna "savaş" demek kötü bir şaka olur, basbayağı bir tarafın ötekini imha operasyonuydu çünkü. Ya da daha yumuşak bir tabirle, azman bir kedi ile kafesteki bir farenin kavga etmesi gibi bir şeydi. Düşünün ki, bu kavgada fareyi suçlayacak kadar izandan yoksun liderlerin yönettiği bir dünyada yaşıyoruz), işte bu aralıksız bombardıman süresince Gazze'de neler olup bittiğini, oradaki 1.5 milyon insanın nasıl bir cehennemden geçtiğini medyadaki haberlerden ziyade, internetteki dolaysız tanıklıkları okuyarak anlamaya çalışıyorduk. Kimi Gazzeliler -bilgisayarlarını şarj edebilecek elekrik bulabildikleri ölçüde- tepelerine uçuşan F16'ların gürültüsü, patlamaların ve ambulans sirenlerinin sesleri altında oturup yaşadıkları cehennemi anlatıyordu. Biz de gündelik işlerimizden vakit bulabildikçe bu yazıları açıp okuyor, olan bitene üzülüp sonra tekrar hayatımızın rutinine dönüyorduk. Derken ateşkes ilan edildi... Gazze'deki yıkımın boyutları giderek daha net ortaya çıkmaya, tek tük oraya gidebilen gönüllülerin ağzından aktarılmaya başlandı. Ateşkesin birkaç hafta sonrasında okuduğum, Gazze'ye bir şekilde girebilmiş ABD'li bir aktivistin yazdığı izlenim yazısında(*) şöyle bir cümle yer alıyordu: "Gazze'yi bir kez görseniz, hayatınız bir daha eskisi gibi olmaz." Oraya gitmeden kolay idrak edilemeyecek çarpıcı gözlemlerini, özellikle kadınların ve çocukların içinde bulunduğu koşulları anlatıyordu. Yazının sonunda ise, bağlı bulunduğu sivil toplum örgütünün kısa bir süre sonra kalabalık bir kafile ile birlikte dayanışma için Gazze'ye gitmeyi planladığı notu yer alıyordu: Bir grup Kuzey Amerikalı kadın, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü oradaki kadınlarla birlikte kutlamak istiyordu. İşte, herşey bu yazıyı okumakla başladı ve gerisi çorap söküğü gibi geldi... Kahire'de sinema okuyan ve Mısır hükümetinin Filistinlilere çıkardığı binbir zorluk yüzünden Gazze'deki ailesini 3 yıldır göremeyen genç arkadaşım Abdallah ile birlikte, kameramızı da yanımıza alarak gruba dahil olduk, bir dizi yazışma sonrasında. Ağırlıklı olarak ABD vatandaşı, yaklaşık 10 kadarı Kanadalı, birer Alman, Pakistanlı, Mısırlı ve Türkiyeli olmak üzere toplam 58 kişilik bir kafile, 6 Mart'ta Kahire'den yola çıktığında Rafah sınır kapısı hala kapalıydı. Gazze tarafına geçmek ham bir hayal gibi gözüküyordu, neredeyse Ay'a gitmek kadar büyük bir hedefti. Ama bir B planı da hazırlanmıştı: Sınır açılmazsa kapıda kamp kurulacak, açılması için gerekirse günler boyu eylem yapılacaktı. Nitekim, bizden önce İtalyanların ağırlıkta olduğu uluslararası bir yardım ekibi kapıya dayanmış, iki gündür içeri sokulmuyordu. Ekip halen büyük bir kararlılıkla kapıda beklemekteydi. Kahire'den 6 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra, geceyi sınıra en yakın yerleşim birimi olan El Arish'te geçiriyoruz. Gelen haberler umudumuzu daha da azaltıyor; sınırda bekleyen ekip üçüncü gününde de içeri sokulmamış... Bu arada, zengin bir sayfiye kenti görünümündeki El Arish'in esnafı, sınıra dayanıp duran "ecnebilerin" yarattığı canlılıktan memnun. Günler öncesinde Britanya'dan yola çıkan George Galloway'in başını çektiği 110 araçlık "Viva Palestina" konvoyu da Mısır'a yaklaşmış, kapıya dayanmak üzere. Herkes, bugüne kadar Gazze'ye girmeye çalışan bu en kalabalık kafileyi bekliyor asıl. Ekipten birkaç arkadaş, akşamüstü taksiye atlayıp en yakın kumsala atıyoruz kendimizi. Alacakaranlıkta, uzun palmiyelerin berisinde, ufuk çizgisi sisler içinde eriyip giden büyüleyici bir deniz manzarası çıkıyor karşımıza. Ayaklarımızın altında incecik kumuyla altın sarısı bir kumsal... Adeta bir masal dekoru! Denize olta atmış iki vatandaş ile birkaç genç dışında kimsecikler yok. Birkaç yüz metre ötemizde ise sınır, sınırın ötesinde Gazze Şeridi'nin kumsalı uzanıyor. Oraya geçebilmenin bu kadar zor bir iş olduğuna insanın inanası gelmiyor... Gazzeli arkadaşımız Abdallah kendini tutamıyor, şaşkın bakışlarımız arasında soyunup buz gibi denize atlıyor. "Yarın Gazze'ye giremezsem en azınan denizine girmiş oldum... Su aynı su, kumsal aynı kumsal," diyor sudan çıktıktan sonra. Akşam yemeğinde, umut verici bir haber geliyor: İtalyan ağırlıklı yardım ekibi, nihayet içeri girmeyi başarmış. Mısırlıları pes ettiren bu kararlılık, grubumuzda coşkuyla karşılanıyor. Ertesi sabah otobüsümüz sınıra vardığında, bir sürprizle karşılaşıyoruz. Önceki kafilenin inadından bezmiş görünen, bu arada giderek yaklaşmakta olan büyük konvoyun yaratacağı curcunadan çekinen Mısırlı yetkililer, birkaç saatlik işlemlerden sonra bizi Gazze tarafına geçiriveriyor! Bundan sonrası, internette okuduğumuz ‘savaş' sonrası Gazze tasvirlerinin bir tekrarı gibi olacak. Okuyup canlandırmaya çalışmak ile gözüyle görüp kulağıyla duymak arasındaki devasa boşlukta kaybolup gitme ihtimali yüksek. Bunları yazarken bile insanın boğazında bir şeyler düğümleniyor. İşin garibi, Gazze'nin merkezinde dolaşırken bütün o yaşananlardan, dinlediğiniz hikayelerden alabildiğine uzak hissediyorsunuz. Tabi karşınıza yerle bir olmuş yeni bir bina yığını çıkana kadar... Yani sadece birkaç dakikalığına. Savaş sonrası Saraybosna'nın güzelim çarşısında dolaşıp da daha bir kaç sene önce burada ne tür trajedilerin yaşandığını aklın almaması gibi bir şey... Tek farkla, Gazze'nin yaraları henüz çok ama çok taze. İnsanlar hala evlerinin yıkıntıları civarında derme çatma barakalarda yaşam savaşı veriyor ailecek. Onca ölüyü, 5 bine yakın yaralının durumunu geçtik, bazı çocuklar hala acil psikiyatrik tedavi gerektirecek bir travmanın içinde... Sınıra yakın çiftçiler her gün İsrail askerlerinin ateş tehdidi altında kelle koltukta işlerini görmeye çalışıyor... Balıkçılar, İsrail ordusunun denizi bile kıskaç altına alması yüzünden tek geçim kaynağı olan işerini yapamaz durumda... Gazze'deki günlerimiz "kıssa"lar, yani hikayeler, hikayeler, hikayeler dinlemekle geçti... Ama dediğim gibi, bunların aktarılmış hali yaşanmışlığının yanında çok şey ifade etmeyebilir. Bu cendereden geçmemiş bir insan şu kadarını bile idrak etmekte zorlanıyor: Abdallah'ın annesi 23 gün boyunca bir kez bile gözyaşı dökmediğini, hep çocukları eğlendirmeye çalıştığını, o geceden sağ çıkmak için çeşitli stratejiler geliştirdiklerini, her gece ayrı bir odada uyuduklarını ve "öleceksek hep birlikte ölelim" düşüncesiyle maaile aynı odada uyuduklarını anlatıyor, mesela. Saldırılar durduktan sonra, bu kez günlerce hüngür hüngür ağladığını söylüyor, gözyaşları içinde. Gazze'deki durumu tarif etme gayretini, izninizle bu geziden çıkan ve şu anda kurgusunu bitirmeye çalıştığımız belgesel filme saklayayım. Bu sıkıcı gezi yazısı, şu kadarını özetlemiş olsun şimdilik: Gerçekten de, Gazze'yi bir kez gördükten, insanlarına kulak verdikten, onları tanıdıktan sonra, en azından kendi adıma konuşayım, hayatınız asla eskisi gibi olmuyor. Kalbinizin yarısı orada kalıyor... 16 Mart 2009 (*) Medea Benjamin, "To Gaza With Love":
|







