E-posta listemize katılarak dergimizdeki yeniliklerden haberdar olabilirsiniz


Yurttan Sesler

Türkiye'nin Ünlüler Treni

Anımsama Defteri

Müslüm Baba Marx'ın Kapitalini Öğretiyor

Ergenekon'un avukatlarının avukatlarına cevap PDF Yazdır e-Posta

Sungur SAVRAN

 

Mavi Defter'de Şubat ayı başında yayınlanan bir yazımızda ("Yalçın Küçük ve Veli Küçük ya da Siyonistlerin gerçek dostları kimlerdir?"), Türkiye solunun geniş kesimlerinin ölümcül bir hastalığa yakalanmış olduğunu belirterek Yalçın Küçük, Doğu Perinçek, İlhan Selçuk, Atilla İlhan ve benzeri birçok aydına olan düşkünlüğün bu hastalığın açık bir belirtisi olduğunu ileri sürmüştük. Ölümcül hastalık, işçi sınıfına ve ezilenlere daima saldırmış olan güçlerin peşine takılmak, kurtuluşu bunlardan beklemekti. Hastalığın ilk evresi "ulusalcılık" adı altında Türkiye'nin burjuva devletinin çıkarlarının bekçiliğine soyunmaktı. İkinci evre, Türkiye'nin siyasi sorunlarının çözümü için ordunun müdahalesini gerekli görmek, bu temelde darbe girişim veya hazırlıklarını dahi desteklemekti. Bu tür sola uzunca bir süredir "kapıkulu sol" adını verdiğimizi belirtiyorduk. Üçüncü evre ise devlete verilen desteğin "derin devlet"e yani kontrgerillaya destek haline dönüşmesi ile oluşuyordu. Sol hareket içinden gelip Türkiye'de emperyalizmin ve burjuvazinin hakimiyetinin ana mekanizmalarından biri olan kontrgerillayı destekleyenlere, "sosyal kontrgerillacı" nitelemesini öneriyor, bunların halkın en büyük düşmanlarıyla işbirliğini açıkça savunduğunu belirtiyorduk. Yazı ayrıca ulusalcıların, "kapıkulu sol"un ve "sosyal kontrgerillacı"ların iddiasının aksine, AKP'nin Türkiye'nin emperyalizme ve Siyonizme yandaş olan tek gücü olmadığını, bu akımların AKP'ye karşı desteklediği Batıcı-laik kampın mesela Siyonizm meselesinde AKP'den de gerici olduğunu ileri sürüyordu. Yani Siyonizm meselesi yazıya, "sosyal kontrgerillacı"ların Türkiye'nin emperyalizm ve Siyonizmle ilişkilerini halka bütünüyle yanlış aktardıklarını göstermek amacıyla dahil edilmişti.

İleri sürülen tezler böylesine yalındı ve bir dizi argüman ve alıntı ile besleniyordu. Bu tezlere katılmayanın yapması gereken açıktır. Argümanlarda yanlışlık bulur; yapılan alıntıların uydurma olduğunu ya da bağlam dışında ele alındığını vb. ileri sürer; Yalçın Küçük'e yönelik bölümlerde ileri sürülen görüşlerin yanlış olduğunu kanıtlarıyla göstermeye çalışır vb. Söz konusu yazıya Mavi Defter'de yöneltilen iki eleştiriden birinde Coşkun Musluk bunları yapmaya çalışıyor. Bütün argümanları yanlışmış, olsun, ortada bir tartışma var. Buna karşılık Yüksel Akkaya bir-iki fikir kırıntısı dışında hiçbir ciddi argümana dayanmayan, duygu sömürüsüne yaslanan, benim yazımda açıklanmış noktaları sanki hiç konuşulmamış gibi yeniden gündeme getiren, başta aşağı demagojiyle örülü bir "cevap" veriyor. Kısacası, Musluk ile Akkaya'nın meseleye yaklaşımları çok farklı. Ama ikisinin bir ortak noktası var. Ergenekon'u, yani kontrgerillanın bir şubesini savunanları savunmak.

 

Yüksel Akkaya'nın demagojisine cevap

Akkaya'nın yazısı Mavi Defter'de yayınlandığında, birçok dost ve tanıdığım dehşete düştü. "O ne biçim yazıdır?" diye sorandan "cevap vermeye değmez" diyene, birçok insan Akkaya'nın yazısının kalitesizliğinin altını çizdi. Sol içinde tartışmanın anlamlı olabilmesi, bizi ileri taşıyabilmesi için argümanlara ihtiyaç vardır. Akkaya, üslubunu nereden kapmışsa, argümana benzeyen pasajlarda ya genel bir şeyler söylemekle ve çeşitli örnekler vermekle yetiniyor ya da sadece sorular soruyor. Oradan buradan verilen örneklerin tartıştığımız konu açısından nasıl bir sonuç doğuracağını bize anlatsa ya da sorduğu soruları kendisi şu ya da bu yönde cevaplasa, belki ortaya tartışılacak birkaç argüman çıkar. Ama, hayır, Akkaya sadece ortaya bir laf atıyor, soruyor ve bunları argüman kılığında kullanıyor. Bunlar da hepsi hepsi iki-üç noktayla sınırlı. Yazının geri kalanı boş retorikle, duygu sömürüsüyle, meseleyle ilgisi olmayan konular hakkında demagojiyle dolu.

Önce şu demagojik argümanların bazılarını aradan çıkaralım. Akkaya'nın yazısı, iki ucundan şaşırtıcı bir çelişkiyle örülmüş. Yazı, bizim Yalçın Küçük hakkında kesin yargılara varmamıza cevaben, kimsenin kendine sosyalist veya devrimci diyenlere "sen sosyalist değilsin" deme hakkı olmadığı safsatasıyla başlıyor. Akkaya güya Marksist. İnsanların kendileri hakkındaki fikirleriyle değil nesnel olgular temelinde değerlendirilmesi gerektiği fikri, Marx'ın daha 27 yaşındayken, yani düşünce hayatının başında, Engels ile birlikte keşfettiği ve Alman İdeolojisi'nde (karşıt düşünce sahipleriyle dalga geçerek) keskin terimlerle ifade ettiği bir gerçektir. Komünist Manifesto, kendine sosyalist diyen bir dizi akımı yerden yere vurur. Buradan hareketle klasik Marksizmin, Lenin, Luxemburg, Trotskiy gibi önde gelen isimleri, devrimci faaliyetlerini sosyalist hareket içinde burjuvazinin saflarına kaymış bir dizi şahsiyet ve akımla mücadele ederek sürdürmüşlerdir. Kimin proletaryanın ve ezilenlerin saflarında olduğunun, kimin karşı saflara geçmiş olduğunun değerlendirilmesi, sosyalizmin geleceği konusunda içten kaygılarla mücadele eden bütün sosyalistlerin sadece hakkı değil görevidir.

Akkaya bizi sıkıştırmak için sadece yanlış düşünceler atmıyor ortaya. Aynı zamanda aynı yazı içinde kendi söylediğinin tam tersini yapıyor. Yazının sonundan şu cümleleri birlikte okuyalım: "Sınıf savaşı şiddettir... Bunu yapamayanlar, yapmak istemeyenler ne devrimcidir, ne de sosyalist. Budur turnusol kağıdı..." Bunun kime karşı söylendiği elbette sadece Akkaya'nın bileceği bir şey. Çünkü bizim Yalçın Küçük'e eleştirimizde "şiddet" yanlısı olması veya olmaması bir tartışma konusu değil. Olsa olsa, burjuva devletinin şiddet aygıtının sosyalistler tarafından kullanılamayacağını söylemiş oluyoruz. Ama daha önemlisi, yargının keskinliğine bakın! Yazının başında "Kimseye devrimci, sosyalist olup olmadığını söyleyecek kadar bilge olmadığım gibi, bunun sertifikasını veren biri de değilim. Bunları anlamsız da bulurum" diyen bir yazarın sondaki yargısı bu! Acaba başka bir insan mı yazdı son satırları diye merak etmeden duramıyor insan.

Akkaya, kendi yazısının sonunda başına geleceklerden bihaber yazının başlarında bir başka iddiada daha bulunuyor. Bizi psikolojik saiklerle hareket etmekle suçluyor: "Sosyalizmin temel kriterlerini/ilkelerini/olmazsa olmazlarını benimsemiş olanlara, kendisine sosyalist diyenlere, ‘yok kardeşim, sen öyle değilsin' diyip yok saymak olsa olsa bir ‘kan davası'/öfke/nefret gibi ‘şeyler' ile açıklanır." Biz yazımızda Yalçın Küçük'ü sosyalizmin en temel ilkelerini her gün çiğnediği için suçlamıştık. Dolayısıyla, bu cümle zaten anlamsız. Ama işin bir de "psikolojik" saik yanına değinelim. İnsan bu kadar anlamsız bir öncülden yola çıkarsa ("bir sosyalist başka sosyalistlerin sosyalistliğini değerlendiremez"), tabii sonunda sosyalistler arasındaki polemikler konusunda elinde sadece psikolojik saikler kalır. Bizim söyleyebileceğimiz tek şey, sosyalizme kendisinin herkesten üstün olduğunu kanıtlamak için angaje olanlarla devrimci bir hareketin inşasını kendi kişisel çıkar ve ihtiyaçlarının üstünde tutanları birbirinden ayırmanın her genç militan için hayati önem taşıdığıdır. Yok, siz sosyalistler arası polemiklerde tek saikin psikolojik olduğu önyargısından hareket ederseniz, haydi Trotskiy'i örnek vermeyeyim, Rosa Luxemburg'un Bernstein'a, Lenin'in ise Menşeviklere ve Kautsky'ye karşı verdikleri mücadeleyi de kim bilir onların hangi psikolojik saikleriyle açıklamaya kalkışır...ve tarihten hiçbir şey anlamadığınızı kanıtlamış olursunuz. Bir de yazınızın sonundaki pasajla birlikte dönüp kendi psikolojik saiklerinizi araştırma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmanız cabası!

Akkaya'nın benim Yalçın Küçük eleştirimi Beşikçi'ye yapılan tehditlerle karşılaştırması, ağır bir kelime kullanmak istemem, mugalatanın ders kitaplarına girecek bir örneği. Beşikçi bildirisini yayınlayanlar, Beşikçi'nin geçmişte yapmış olduğu hizmetlerden hareketle devletle işbirliği yapmasını savunmuyorlardı, çünkü Beşikçi'nin yaptığı bu değildi. Eleştiri hakkını savunuyorlardı. Bu, Akkaya'nın bildiriden alıntıladığı cümlede de açıkça yazıyor: "Unutulmasın ki, eleştiriye tahammülsüzlüğün başladığı yerde, özgürlük, eşitlik, demokrasi gibi kavramların artık bir kıymet-i harbiyesi ve inandırıcılığı kalmamıştır..." Benzer biçimde sosyalist hareketin bir akımını veya tamamını eleştirmek de her sosyalistin hakkıdır. Ama biz Yalçın Küçük'ün burjuva devletinin, hatta derin devletin yanına geçtiğini iddia ediyoruz. Benzerlik nerede? Akkaya, aklı sıra, Beşikçi'yle dayanışma gösteren nice saygıdeğer aydınla bizi karşı karşıya getirecek! Gitsin sorsun bakalım o metne imza atanlara, bu tartışma konusunda ne düşünüyorlar.

Şamil Tayyar'ı "neredeyse bir ‘hakikat habercisi'" gibi gördüğümüz iddiası yalanın sınırlarına giriyor. Yazıda bu şahsiyet hakkında açıkça "İslamcı sağın entelektüel dünyasında bile önemli bir yeri olmayan, sıradan bir gazeteci olan, kendisine verilen belgeler sayesinde" Ergenekon kitapları yazdığı söylenen biri söz konusu. Konu, Yalçın Küçük'ün bu tür bir kişi karşısında bile sıkıştığı. Buradan hareketle Nazlı Ilıcak referansları falan demagojinin bir başka ders kitabı örneği olmaya aday. Bizi tanıyanlar, burjuvazinin aydınlarıyla hiçbir zaman dirsek temasına girmediğimizi, onları hep sınıf düşmanı olarak bellediğimizi gayet iyi bilirler. Aksi kanıtlanmadıkça böyle imalar bütünüyle yalancılıktır.

Akkaya'nın bize yönelik bazı başka saldırılarını okuyunca ise onun adına utanç duyduk. Bunlara cevap vermeye tenezzül etmek Mavi Defter okuruna ve sosyalist kamuoyuna hak etmediği bir tartışma düzeyini reva görmek olur!

Akkaya'nın yazısında fikir kırıntısı olarak niteleyebileceğimiz iki nokta var. Bunlardan biri yazının başlarında sosyalist olmanın farklı tarihsel bağlamlarda farklı mücadele konularını öne çıkarmayı gerektirdiği konusunda verdiği bazı örnekler. Örneklerin kendisi önemli değil. Önemli olan genel fikir. Bu genellik düzeyinde eskilerin "bedâhet" diye andığı apaçık bir gerçekle karşı karşıyayız. Somut durumun somut analizi önemlidir! İyi de buradan hareketle bugün burjuvazinin İslamcı ve Batıcı-laik kanadı arasındaki iç savaş bağlamında sosyalistlerin nasıl bir tavır benimsemesi gerektiği konusunda bir sonuca varılamaz ki! Akkaya, bize hakkında defalarca yazmış olduğumuz bir konuda, Ergenekon davası konusunda fikirlerimizi soracağına, hem burjuvazinin iç savaşı hem de Ergenekon hakkındaki  yüksek analizlerini anlatsa, belki cevap verecek bir şey çıkardı. Şunu belirtmeden geçmeyelim: her durumda mücadelenin farklı bir biçim almasının gerekliliği, sosyalistlerin ilkelerini çiğnemesi anlamına gelmez, hele hele sınıf barikatının öte yanına geçmeyi hiç gerekçelendiremez. "Somut durumun somut analizi" üzerinde ısrarla durmuş olan büyük devrimci Lenin, aynı zamanda gelmiş geçmiş en ilkeli politikacılardan biriydi!

Akkaya, bize bir de belirli bağlamlarda subayların devrimci hareketlerin bazen müttefiki olabileceğini Türkiye'den ve dünyadan belirli örneklerle hatırlatmaya kalkışıyor. Türkiye'den verdiği örnekler gülünç. Gülünç, çünkü biz bir önceki yazımızda Doğan Avcıoğlu türü solculuğun, Türkiye sosyalizminin "çocukluk hastalığı" olduğunu belirtmiştik. Şimdi bu tür akımları duymuş olup olmadığımızı sormak niye? Belli ki yanlış buluyoruz onları. (Ama 60'lı yılların Doğan Avcıoğlu'su ile 2000'li yılların Yalçın Küçük'ü arasında büyük farklar da var. Buna aşağıda döneceğiz.) Dünyadan verilen örnekler de tam bir çorba: Ekim devriminde Çarlık generalleri, Ortega, Chávez vb. hep bir araya getiriliyor. Proletarya diktatörlüğünün siyasi komiserlerinin demir yumruğu altında Çarlık generallerinin iç savaşa koşulması ile ilerici bir subay olan Chávez'in Venezüella'nın burjuva ordusuna dokunmadan sözde bir 21. yüzyıl sosyalizmi inşa etmesinin bir solukta sayılamayacağı açık. Daha genel olarak, subayların devrimlerdeki yeri meselesi, Akkaya'nın demagojik referanslarının kapsayamayacağı kadar engin bir meseledir. Ama Akkaya'nın yazısına hakim olan zihinsel disiplin yokluğu kendini burada da ele veriyor. "Kapıkulu sol" ve "sosyal kontrgerillacılar" ile yaptığımız tartışma, tek tek subayların, hatta subay gruplarının, örgütlenmelerinin devrimci mücadeledeki yeri üzerine değildir. Tartışma, burjuva devletinin baş güvencesi olarak örgütlenmiş olan bir ordunun kuyruğuna yapışmak veya bunu reddetmek konusundadır. Yani subaylar değil, bir kurum olarak ordu konuşuluyor. Yalçın Küçük örnek olsun: Türk Silahlı Kuvvetleri'nin genelkurmay başkanından "Yaşar Paşa Hazretleri" diye söz eden biri ile karşı karşıyayız. Lenin ve Trotskiy Çarlık generallerinin amiri idi; Yalçın Küçük genelkurmayın memuru gibi konuşmaktadır! Neyi neyle karşılaştırıyorsunuz?

Geriye Akkaya'nın bizim "vicdansızlık" ettiğimiz iddiası kalıyor. Bu meselenin iki veçhesi var. Önce, geçen yazımızda Kautsky örneğini de vererek, geçmişte yapılmış hizmetlerin bugün devletin yanına geçmiş kişileri suçlamaktan bizi alakoymaması gerektiğini anlatmıştık. İnsanın gelecek itirazları kestirerek önceden yazması bile yetmiyor, ille hatırlatacaksınız. Akkaya bugün hakkında konuşmalı, bizim Yalçın Küçük ve/veya Ergenekon konusunda yanıldığımızı göstermeli. Yoksa, "Yalçın Küçük şöyle bir kişidir" falan temelinde çözülemez sorun. Yalçın Küçük kim olursa olsun Kautsky'den daha önemli olamaz!

Ama işin esas yönü gerçekten vicdanla ilgili. Yazdıkları, Akkaya'nın kendi vicdanının nasıl köreldiğini gösteriyor. Çünkü asıl vicdansızlık, Türkiye'de bugünkü güçler dizilişinde Ergenekoncuların avukatı kesilmektir. Botaş kuyularındaki cesetler sizin vicdanınızı hiç mi sızlatmıyor mu ki onların katillerinin marifetlerinin ortaya çıkarılmasına karşı çıkıyorsunuz? Musa Anter'den Hrant Dink'e sayısız değerli insanı öldüren katil çetelerinin suçlanmasını vicdanınıza neden yediremiyorsunuz? İşçi, emekçi, solcu ve Kürtleri katledenlerin yanında yer almak mı vicdan oluyor? Belki okumamış olan çoktur, bakın Yalçın Küçük tutukluluğu kaldırıldıktan sonra Ergenekoncular hakkında neler demiş:

"Hurşit Paşa delikanlı gibi koridorlarda dolaşıyor. Gayet yakışıklı... Veli Paşa televizyonlarda gösterilenlerden çok genç gözüküyor. Sporlarını yapıyorlar... Hurşit Paşa bana dedi ki: Hocam, iki Atatürkçü'nün burada karşılaşması ne kadar acı verici... Ben onları görmekten moral buldum. Benim gitmemden çok hoşlandılar, sanırım tahliye olmama da çok sevindiler. Onları televizyonlarda savunan tek adam olarak beni görüyorlar. Onun için çok moral buldular... Hepsi benim tutuklanmamı beklemişler, çünkü ben tutuklandığım zaman bu davanın niteliğinin ortaya çıkacağına dair mistik bir inançları varmış..."

Veli Küçük'ün yanında olmak mı vicdan sahibi olmaktır, karşısında olmak mı?

 

Coşkun Musluk'un okuma gözlüğü

Coşkun Musluk'la yürütülecek tartışma bambaşka bir düzeye yerleşiyor. Birazdan göreceğimiz gibi, Musluk'un yazısı yanlış okumalarla ve yanlış argümanlarla dolu olsa bile, hiç olmazsa argüman var, içerik var, sistem var.

Musluk bizim yazımızın başlığından hareketle ana tezlerimizden birinin yanlış olduğunu söylüyor. Buna birazdan döneceğiz ama önce biz de onun yazısının başlığından başlayalım: "Türkiye solundaki Küçükist ‘hastalık' veya Savran'a yanıt". Bu başlık bizim söylediklerimizi tümüyle yanlış temsil ediyor. Biz Türkiye solunda bir "Küçükist" hastalık olduğu kanaatinde değiliz, Yalçın Küçük'ün de bu kadar önemli biri olduğunu düşünmüyoruz. Hastalığın ne olduğunu elinizdeki yazının ilk paragrafında yeniden özetledik. Kısaca "burjuva devletine tapınma ve kuyruğuna yapışma" olarak da özetleyebiliriz hastalığı. Son yıllarda bu konuda parmak ısırtacak bir "gelişme" gösterdiği halde solun önemli kanatlarının Yalçın Küçük'ü hâlâ ciddiye almasını da, bu hastalığın bir belirtisi sayıyoruz. Bu, ilk yazımızda açıkça söyleniyor: "Bu satırların yazarı, Yalçın Küçük'ün veya onunla aynı yolda olan ama ondan daha küçük bazı şahsiyetlerin böylesine savunulmasının, hatta yüceltilmesinin, sosyalist sola illet olan bir hastalığın önemli arazlarından biri olduğu kanaatindedir." (Vurgu sonradan.) Araz, arazdır. Yani hastalığın kendisi siyasi ve ideolojik bir hastalıktır, Yalçın Küçük ise sadece bir belirti. Nitekim, yazıda Küçük'ün yanı sıra birçok başka isimden de söz ediliyor-ki bunların hiçbiri "Küçükist" sayılabilecek insanlar değil. Yazının sonucunda da şu belirtiliyor: "Bu yazı Yalçın Küçük veya İlhan Selçuk veya Doğu Perinçek için yazılmadı." Bütün bunlardan sonra siz nasıl bizim "Küçükizm"den söz ettiğimizi söylersiniz? Musluk'un yazısı daha baştan hedefini şaşırmış durumda.

Musluk, yazısını bizim yaptığımızı düşündüğü iki "somut hata" üzerine kurmuş. Önce bunlara bakalım. İlk  nokta Yalçın Küçük'ün Siyonizm ile ilgili tavrıyla bağlantılı. Musluk şöyle diyor: "Yazının başlığından başlamak gerekiyor. Küçük için yapılan ‘Siyonizm'in gerçek dostu' nitelemesini ciddiye almak zor." İşte size bir okuma gözlüğü. Yazının başlığında Yalçın Küçük için "Siyonizm'in gerçek dostu" yazmıyor ki! Orada sadece bir soru var: "Siyonistlerin gerçek dostları kimlerdir?" Bu soruya yazı açık açık cevap veriyor. Siyonizmin gerçek dostları, TSK da dahil olmak üzere, Batıcı-laik burjuvazinin temsilcileridir. AKP de Siyonizmle dosttur, ama Batıcı-laik burjuvazinin Siyonizm yandaşlığından çok daha çelişkili biçimler altında. Bunlar tek tek kanıtları ortaya konularak ileri sürülmüş düşünceler.

Sorun şurada. Kapıkulu sol ve sosyal kontrgerillacılar halka bu konuda da yalan söylüyorlar. Siyonizm yandaşlığını sürekli olarak AKP'nin üzerine yıkma çabası içindeler. İlk yazıda da açıkça yazdık, bu sayede başta TSK olmak üzere, Batıcı-laik burjuvazinin kurumlarını temize çıkarma operasyonu yapıyorlar. İşin Yalçın Küçük'le, Doğu Perinçek'le, İlhan Selçuk'la ilişkisi bu kadar. Halka yalan söylemek sosyalistler için büyük bir suçtur! Yalçın Küçük için Siyonistlerin gerçek dostu demedik, ama Siyonistlerin gerçek dostlarının dostudur!

Musluk'a göre bizim ikinci "somut hata"mız Küçük'ün Kürt sorunundaki tavrına ilişkindir. Yazarın kendi sözcükleriyle söylersek, Kürt sorununda "Küçük'ün geçmişini inkâr ettiğini dillendirmek bir büyük haksızlık oluyor." (Vurgu bizim) Musluk bunun haksızlık olduğunu kanıtlamak için boş zahmetlere giriyor çünkü bize yeniden söylemediğimiz bir şeyi söyletiyor. Bizim yazımızda "inkâr" sözcüğü dahi geçmiyor ki böyle bir şeyi "dillendirmiş" olalım! Bizim söylediğimiz başka. Bu topraklarda çeyrek yüzyıldır bir savaş sürüyor. Bu savaşın güçleri TSK ile PKK. Yalçın Küçük 90'lı yıllarda PKK'nın yanında idi, şimdi TSK'nın yanında. Bizim "yaman çelişki" dediğimiz bu kadar yalın. Yalçın Küçük, TSK'nın yanında dururken ona politika değişikliği öneriyor olabilir, kendi geçmişini inkâr etmiyor olabilir. Biz buna dair bir şey söylemedik. Yalçın Küçük'ün Kürt sorununda saf değiştirdiğini söyledik. Musluk, bir üçüncü kez, bizi, bizim söylediklerimiz üzerinden değil, kendi hayalinde yarattığı tezler üzerinden eleştiriyor.

İnsan özürleme çabasına girişince, bazen sonradan mahcup olacağı şeyler de söyleyebiliyor. Musluk, iş Yalçın Küçük'ün TSK'ya İsrail'in Gazze savaşını örnek göstermesine gelince, yazısının genel kalitesine hiç uymayan bir şey söylüyor. Biz yazımızda Küçük'ün geçmişte Kürt sorununda "hava savaşıyla sonuç alınamaz, kara savaşı gerekir" tezine kanıt olarak İsrail'in Gazze savaşını olumlu bir örnek olarak göstermesini eleştirmiştik. Musluk'un Küçük için bulabildiği özür, bunun "askeri/teknik bir açıklama" olduğu! Buna biz cevap vermeyelim. Yalçın Küçük hayranlarının sitesi "kalemler ve kılıçlar" sitesinde yazan "neron" takma adlı birinden uzunca bir alıntı yapalım:

"hoca dünkü nuriye hanımla olan kavgasında, yani programında, kuzey ırak ve gazze karşılaştırmasını yine ve çok açık biçimde yaptı. sungur savran'ın yukarda yazdığı gibi, bu devlete katliam yolu göstermesi değildi elbette ama...

dedi ki hoca; ‘ben hep hava harekatı tek başına yeterli değildir, kara harekatıyla desteklenmediği sürece, bir işe yaramaz. bakın israil, gazze'ye 15-20 gün hava saldırısı yaptıktan sonra bir kara harekatı, bir örtülü savaş yaptı.'

ancak hatırladığımız kadarıyla hoca, kuzey ırak'da hava ya da kara hiç bir operasyonu doğru bulmuyor ve tek başına hava harekatından sonuç alınmayacağını, kara birliklerinin girişini ise ‘kızılderililere kırdırmaktan' farksız olacağını anlatıyordu. bunların yerine ‘örtülü savaş'ı öneriyordu. bunu da kandil'deki silahların yönünü değiştirerek, kendi kürtlerimizle birlikte gerçekleştirmeyi savunuyordu.

hedef kandil değil, kandil desteği alınarak musul olmalıdır, diyordu.

hedefin yönünü değiştirmek, büyük ufuklu projelere sığabiliyordu ve bizimkilere bir kaç numara büyük geliyordu. o yönde ciddi bir girişim ve çaba bilemiyoruz. tabii ergenekon davası kapsamında alınan bazı subayların imralı görevleri sırasında yapıldığı ileri sürülen bazı görüşmelerin içeriğini tam olarak bilmiyoruz. ancak sonucu hep yaşayıp gördük.

değişmeyen hedefe, kandil'e harekat konusunda hocanın görüşü yukarda da anlatıldığı gibi, ‘tek başına hava yetmez, karada ise kızılderili gibi sapır sapır avlanırlar' şeklindeydi. şimdi ise, hava ve kara harekatını birlikte savunmak, üstelik bunu israil'i emsal göstererek yapmak, hem kavramsal hem de imgesel olarak sorunlu.

sonra israil'in gazze'de yaptığı kara harekatına ‘örtülü savaş' demek ne derece doğru? gazze'ye israil kara birliklerinin örtülü değil, açıkça askeri birlikler olarak girmeye çalıştığını ve kısmen girdiğini biliyoruz. kayıplar verdiğini de...

üstelik bu savunma imkanları çok kısıtlı bir şehirdi. her köşesinde gizli mağaralar ve yarıklar olan bir dağ değil.

hocamızı sungur savran'ınki gibi düşmanca saldırılardan korumak istiyorsak, burda olduğu gibi dostça eleştirilerle uyarmalıyız."

Nihayet, Musluk, Kürt sorununda Yalçın Küçük'ün esas yaklaşımını "gözden kaçırdığımızı" kanıtlamak için zahmete giriyor, uzun alıntılar yapıyor. Alıntılardan birinin kilit cümlesinde Küçük kendi görevini tanımlıyor: "Benim işim, Türkiye Kürtlerini Türkiye'de tutmaktır." İlahi Musluk! Bula bula bunu mu buldunuz? Bakın biz eleştirdiğiniz yazımızda Yalçın Küçük'ün "yaman çelişki" diye andığımız çelişkisini nasıl açıkladığı konusunda ne yazmışız: "Lafı dolaştırıyor, başka yerlere getiriyor, ama soruya cevap vermiyor. En sonunda bulduğu sığınma mevzii: ‘Ben Türkiye Kürtleri Türkiye'den ayrılmasın diye çaba gösterdim.'" Kabul kelime kelimesine yazmamışız, çünkü belleğimizden yazmışız, ama söyleneni tam da özüne uygun biçimde yazmamış mıyız? Burada "gözden kaçırılan" ne var? İlk yazıda Marksistler için gerekli değil diye yazmamıştık, şimdi galiba eklemek gerekiyor. Küçük'ün ifade ettiği bu tavır bir ezen ulus "sosyalisti" için yüz kızartıcı bir tavırdır.

Musluk'un bazı ikincil noktaları üzerinde fazla uzun durmaya gerek yok. Ama Yalçın Küçük'ün güzergâhını geçmişte eleştirdiği Doğan Avcıoğlu'nun mirasını bugün devralmak olarak nitelemek, "ölümcül hastalığın" basit bir arazı. Avcıoğlu'nun tavrında Veli Küçük ile kol kola girmek, Emin Çölaşan ile anlaşmak var mıydı ki bu sonuca varıyor Musluk? Onun da "kulağına hoş gelmiyor" bu ilişkiler, ama bir "iç tutarlılığı" varmış. Küçük'ü bilmem ama Musluk'un söylediklerinin bir iç tutarlılığı olmadığı kesin.

 

Bir kez daha Ergenekon'un doğası üzerine

Musluk'un bize yönelttiği eleştiriler arasında, üzerinde durulması en anlamlı olan, Ergenekon davası konusunda söyledikleridir. Anlamlıdır, çünkü bu sayede hiç olmazsa solun yaygın kesimlerinde somut bir politik konuda süregiden yanılgıyı gidermek için bir kez daha konuya ışık tutulabilir. Zaten uzun olan bir yazıda bunu elbette ayrıntılı olarak yapamayız. Okur bu konuda daha ayrıntılı fikirlerimizi, başka birçok yazımızın yanı sıra, Mavi Defter'de Ağustos 2008'de yayınlanmış olan "Solda Ergenekon tartışması: bir bilanço" başlıklı yazımızda bulabilir.

Musluk Ergenekon tartışmasına bizim geçmişte yapmış olduğumuz bir öngörü ile giriyor. 1990'lı yılların ilk yarısında Türkiye'de İkinci Cumhuriyet tartışması gündemde iken, verdiğimiz bir mülâkatta, bir yandan İkinci Cumhuriyet açılımından demokrasi bekleyenlerin büyük bir yanılgı içinde olduğunu söylerken bir yandan da bir öngörüde bulunmuşuz: yeni rejim "Türkiye'nin dış politikasına açıkça karşı çıkanları belirli dönemlerde ciddi şekilde ezecektir, ezmeye çalışacaktır" demişiz. (Alıntıyı Musluk'un yazısından aktardık. Referans yapılan kitap maalesef bizde yok.) Musluk, Ergenekon'un işte tam böyle bir operasyon olduğu kanısında. Dolayısıyla, diyor ki, Savran'ın öngörüsü gerçekleşti ama kendisi farkında değil.

Musluk Ergenekon'un gerçekten NATO ve emperyalizm karşıtı, milliyetçi bir örgüt olduğuna inanmış anlaşılan. Maalesef yazıda bu kanısına destek olarak sunduğu argümanlar pek zayıf. İki argümandan ilki İhsan Dağı, Yasemin Çongar ve Mehmet Altan gibi AKP'ye yakın kampta duran, emperyalizm yanlısı isimlerin kanılarının delil gösterilmesinden ibaret. Bu isimlerin kanaatlerinin başka konularda ne kadar geçerli olduğunu biliyoruz. İş bu konuya gelince onlara mı inanacağız? Ordu Çongar'ların dediği gibi Ergenekon'u tasfiye ediyorsa, neden jandarma komutanı 30 Ağustos'ta başa gelir gelmez jandarmanın rahatsızlığını dile getirdi? Neden Kocaeli garnizon komutanı tutuklu generalleri ziyaret etti ve genelkurmay bu ziyarete sahip çıktı? Neden tutuklu generaller serbest bırakıldı? Sorular çoğaltılabilir ama mesele açıktır. Ordu Ergenekon'u tasfiye etmiyor, 2007 bozgunundan sonra zayıf konumda olduğu ve daha fazla yıpranmak istemediği için Ergenekon davasına rıza gösteriyor. Ayrıca Ergenekon ordu için yararlılığını yitirmiştir. ABD 5 Kasım 2007'de Kürt sorunu konusunda Kuzey Irak'ın tanınması karşılığında PKK'ye karşı Türkiye'nin yanında yerini alır almaz (bu konuda Mavi Defter'in Ocak 2008 sayısındaki "‘Ulusalcı sol'un sefaleti" başlıklı yazımıza bakılabilir) Kürt sorunundaki şovenizmi anti-emperyalizm gibi gösterme operasyonunun manası kalmamıştır.

Bu iki yorum arasındaki farkın özü şudur: Musluk, ulusalcılık olarak anılan akımın anti-emperyalist retoriğini ciddiye alıyor. Biz ise, uzun zamandır bu anti-emperyalist ya da hiç olmazsa anti-ABD retoriğin gerçekte yalnızca ve yalnızca anti-Kürt (anti-Ermeni, anti-Rum Kıbrıslı vb.) bir Türk şovenizminin incir yaprağı olduğunu ileri sürüyoruz. Burada mesele sahte anti-emperyalizmle gerçeğini ayırma gibi hayati bir meselede solun önemli bir bölümüyle (ve Musluk'la) aramızda bir fark olmasıdır.

İkinci argüman ise Ergenekon davasında tutuklanan Tuncer Kılınç'ın geçmişte "İran ve Rusya ile ittifak kurulabileceğini" savunmuş olması. Musluk Kılınç'ın o ünlü konuşmasında İran ve Rusya'nın ardından "mümkünse Amerika" dediğini anlaşılan kaçırmış. İşte Ergenekoncuların milliyetçiliğinin ve "NATO karşıtlığı"nın sınırları! İşte yukarıda söylenenlerin somut kanıtı! Buna Ergenekon dolayısıyla göz altına alınan eski YÖK başkanının ulusalcılarla dalga geçer gibi "ben ABD taraftarıyım" açıklamasını yapmasını ve birçok başka veriyi ekleyebilirsiniz.

Musluk, eleştirdiği yazımızda Batıcı-laik kampın, bu arada Ergenekon'un "avukatı" Baykal'ın ve yardımcısı Onur Öymen'in Erdoğan'ın İsrail'e karşı çıkışlarına nasıl tepkiler verdiği konusunda tek tek saydığımız bütün delilleri neden görmezlikten geliyor? TSK'nın İsrail konusunda, Davos olayı dolayısıyla yeniden ortaya çıkan tavrını neden hesaba katmıyor? Burjuvazinin Batıcı-laik kampının bütün bu sözcülerinin (liberal bazı çevreler dışında) Ergenekon davasında Erdoğan'ın karşısında yer aldığı ortada değil mi?

Musluk, bir de anlaşılan bizim Ergenekon davası konusunda boş hayallere kapılmış olduğumuzu sanıyor. Bunu anlamak mümkün değil. Bu satırların yazarı, Ergenekon tartışmasının doruğuna çıktığı aşamada, çeşitli yazılarında sol liberalizmi Ergenekon davası konusunda yaydığı hayaller dolayısıyla, AKP'yi demokrasi şampiyonu ilân ettiği için tekrar tekrar eleştirmiş biri. (Bu konuda yukarıda referans yapılan Mavi Defter yazısının dışında, Radikal İki'de (3 Ağustos 2008) doğrudan doğruya sol liberallerin Ergenekon davası konusundaki tavrını eleştirmek için yazılmış "Solun Ergenekon haritası" başlıklı yazımıza bakılabilir.)

Musluk'un Yalçın Küçük'ün Ergenekon'a yaklaşımında değerli bulduğu nokta ile bunu birleştirerek kapatalım: Ergenekon davası "siyasi bir operasyon" imiş. Başka ne olacaktı ki? Kim Ergenekon davasına saf hukuki bir dava demek saflığını göstermiş ki? Mesele Ergenekon davasının ardındaki siyasi sorunun ne olduğu. Sosyal kontrgerillacılar, Ergenekon'un AKP tarafından cumhuriyeti yıkmak için tezgâhlandığını düşünüyorlar. Biz ise Ergenekon'un burjuvazinin iç savaşında AKP'nin karşı kampa yönelik bir hamlesi olduğunu düşünüyoruz.

Ama burada anlaşılmayan bir şey var: hakim sınıfların bölünmesinin yarattığı çatlaklardan Marksist hareket gerici bir kurumu (kontrgerillayı) yıpratmak üzere yararlanabilir. Biz Ergenekon davasının kontrgerillanın bütün cinayetlerine ve generallerin bütün darbe ve müdahalelerine genişletilmesini talep ediyoruz. Sol liberaller gibi İslamcı burjuvazinin, ulusalcılar gibi TÜSİAD burjuvazisinin ve TSK'nın fedaileri biçiminde davranmak yerine, işçi sınıfı ve halkın çıkarları için mücadele ediyoruz. Bir çatlak doğmuştur! Daha şimdiden Botaş cesetleri ortaya çıktı. Bombalar ortaya çıktı. Bir sürü katil içeri alındı. Halk olan bitenleri öğreniyor. 1970'li yıllarda işçi hareketinin ve solun, son çeyrek yüzyıldır ise Kürtlerin uğradığı cinayetlerin peşini bırakmak istemiyorsak, bu çatlağı genişletmek için hakim sınıf kanatlarından bağımsız bir mücadeleyi yükseltmeliyiz. Yok, eğer bu çatlaktan sızan bilgilerin üstünü kapatmaya çalışıyorsak, Ergenekon'un avukatlığına soyunuyorsak, o zaman işçi ve Kürt düşmanı olarak tescillenmeye kızmamalıyız.

Yalçın Küçük, sol basında kendisinin avukatlığına soyunanların yaptığı savunmanın içeriğinden anlaşılan memnun değil. Yoksa (Oda TV'nin internetteki haberi doğru ise) burjuva hukukuna başvurup hakaret davası açmaz, sorunu başka türden avukatlarla çözmeye çalışmazdı.

1 Nisan 2009
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Mavi Defter'den Rastgele

Akademia"Sınıf"tan kaçış yok!

Haluk GERGER Yayın dünyasına yeni bir yayınevi daha katıldı: KAWA Yayınları. Görsel tasarım, yayın planı, kitapların editoryal hazırlığı gibi konularda deneyim...
devamı...

Öteki TarihBüyükelçi Nabi Şensoy, kendini ABD mülki amiri mi sanıyor?

Sait ÇETİNOĞLU - Mavi Defter'den bir belge daha... Türkiye Cumhuriyeti Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy, Amerikan mahkemelerini etkilemek için girişimde bulundu, bunun...
devamı...

Akademia91. yılında Ekim’in güncel önemine dair 11 not

Sibel ÖZBUDUN - Temel DEMİRER Büyük Ekim Devrimi’nin yıldönümünde Sibel ÖZBUDUN ve Temel DEMİRER, devrimin güncelliğine vurgu yapıyorlar. Ekim Devrimi için, “bir...
devamı...

Öteki TarihBir Etnik Temizlik Mimarı: İsmet İnönü

İsmet İnönü'nün azınlık karşıtı ilk önemli icraatı tehcir adı altında Ermenilerin Soykırım sürecine katkısıdır. İsmet'in 2 Mayıs 1915 tarihli çok gizli mesajında: "Ya...
devamı...