| Bir gösterimden tablolar: Irkçılık mı dediniz? |
|
|
|
Necati SÖNMEZ
Epey zamandır üzerinde çalıştığımız İstanbul filmimiz nihayet bitti. Attacafa ve Tribu adlı iki kültür organizasyonunun desteğiyle ayarlanan ve Roubaix'deki CRRAV (Le Centre Régional de Ressources Audiovisuelles) stüdyosunda gerçekleşen ses miksajı biter bitmez, film Fransa'da bir dizi gösterimle seyirci önüne çıktı. Belgesel özetle, Istanbul'un pek de görünür olmayan bir yüzünü -emek merkezli kent yaşamını- görüntü, müzik ve seslerle anlatmaya çalışan, bir yandan sinema tarihindeki "şehir senfonilerine" göz kırpan bir çalışma... Lille 3000 etkinlikleri kapsamında 9 Mayıs Cumartesi günü Lille Operası'nın küçük bir salonunda günboyu her saat başı yapılan gösterimlere Fransızların ilgisi bizi şaşırtacak kadar fazlaydı. Ortamı şöyle bir gözlemek için Nadia'yla birlikte uğradığımızda, içeride yer bulamayıp kapıda birikmiş bir kalabalıkla karşılaştık, göğsümüz kabardı. Gerçi bu merakın filmden ziyade Istanbul'un kendisine yönelik olduğunu tahmin etmek zor değildi. Ama olsun, "o güzel İstanbul"u görmeye gelenlerin "öteki İstanbul"la karşılaşacağını bilmenin hınzırca hazzını duymak yeterdi bize. Salonda görevli hanımın sonradan bize aktardığı izlenimlere bakılırsa, seyircinin bir bölümü filmi pek benimsiyor, diğerleri ise sinik ya da muğlak buluyormuş. Biz öyle olsun diye özel bir çaba harcamamıştık, ama "sinik" bulunması "sönük" olmasından iyidir deyip avunuyoruz. Salon görevlisi, biz tam çıkarken bu arada kendisinin de filmi pek beğendiğini ekliyor, gülümseyerek... (Ah şu Fransız kibarlığı!) Aynı günün akşamı Lille'nin bu kez bir başka yerinde, Maison Folie Wazemmes adlı kültür merkezinde yapılan gösterim çok daha ‘renkli'ydi. Burada gösterimin ardından soru-cevap faslı da olacaktı; o yüzden sunuş babında birkaç cümle söylemem istendiğinde, gösterim öncesi kısacık bir uyarıda bulunma fırsatı doğdu: "Bu filmde kartpostallardan tanıdığınız İstanbul'dan biraz farklı bir şehir göreceksiniz. Umarım bunu da, o kartpostallar kadar seversiniz." Gösterim mekanı, Lille'in en kozmopolit muhitlerinden birindeydi. Seyirci kitlesi etnisite, kültürel düzey, yaş, vs. bakımından hayli çeşitliydi. Doğrusu, filmin bu kadar renkli bir kalabalık tarafından nasıl karşılanacağını çok merak ediyorduk. Ne de olsa bu filmin ilk sınavıydı... İlk 10 dakikada yanlış yere geldiğini anlayıp ‘ailecek' çıkanlar da oldu, 20'nci dakikasında içeri girip sonuna kadar kalanlar da. Ama salonun ana kitlesi, içinde hiç diyalog bulunmayan, alışıldık bir hikaye örgüsü de olmayan 35 dakikalık filmi sonuna kadar izledi, ki bu bile bir şeydi... Sıra soru-cevap kısmına geldiğinde, daha bir iki soru gelmişti ki, salonun bir köşesinde huzursuz bir kıpırdanma oldu. Kuyruk jeneriğin sonuna kadar kendini zor tutmuş bir öfkenin hararetiyle söz alan bir "T.C. vatandaşı" ayağa kalktı, İstanbul'u çöpten geçinen insanların gözünden anlatmayı seçtiğimiz için bizi handiyse şehrimize ihanet etmekle suçladı. Vatana ihanetin kentsel versiyonu gibi bir şeydi bu; ötekine göre insanın başına daha az dert açabilecek, ama yine de ağır bir kabahat... "İstanbul'u anlatmak için bula bula bir ‘çöpçü' mü buldunuz?" mealinde bir şeyler söyledi. Bu tepkiden cesaret alıp söz alan bir başka vatandaşın ‘analizi' daha da ufuk açıcıydı. Eleştirisini Türkçe dile getiren ve yine İstanbul'un adını kötüye çıkardığımızı düşünen bu hanım, o ana kadar aklımızdan dahi geçmemiş bir ayrıntıyı gözünden kaçırmamıştı: "Kağıtçı ailenin üyeleri, kendi aralarında neden hiç konuşmuyor? Tahminimce bunlar YABANCI... Türk olamazlar!" Haa?!.. Şöyle ki, filmimizde geçimini kağıt toplayarak sağlayan bir aile var ve sahiden hiç sesli konuşmuyor; çünkü anne sağır-dilsiz, dolayısıyla evde (daha doğrusu, yaşadıkları barakada) çocuklar anneleriyle işaret diliyle anlaşıyor. Film de baştan sona diyalogsuz ilerliyor zaten. Seyirci kardeşimiz, bu karakterlerimizin Uzakdoğu'dan ya da Afrika'dan göç etmiş mülteciler olduğunu düşünüyor olamazdı, ne tenleri ne de fizikleri öyle gösteriyordu. (Kaldı ki öyle olsa ne yazar? diye sormanın bile anlamı yok.) Hassas vatandaşımızın "yabancı"dan kastı, ya Kürt ya da Çingene olsa gerekti. Eh, güzelim İstanbul'u temsil etmek de onlara düşmezdi elbette, boğaz kıyısında cirit atan onca beyaz Türk dururken... Onların Avrupa'daki temsilcileri de, İstanbul'a yoksulların gözünden bakma cüretimize teessüf edecekti elbette, ırkçılığın bulanık sularında kulaç attığının farkına dahi varmadan... Le Pen'ci zihniyetin sayıkladığı şeyleri, Fransa'da günbegün yabancı muamelesi gören bir "Türk"ün ağzından, hem de bu pervasızlıkta duymak ne acayip bir şeydi! Neyse ki, bu yorumlara gereken yanıt diğer seyircilerden geldi. Siyah bir hanımefendi, Galapagos Adaları'ndan geldiğini, ülkesinde de bu derece yoksul insanlar bulunduğunu ve filmde, bir parça onların da öyküsünü bulduğunu anlattı. Beyaz bir beyefendi (siyah olanın altını çizdik madem, beyazın beyazlığını da es geçmeyelim), filmde İstanbul'un hiç bilmediği bir yüzüyle karşılaştığını ve şehir hakkında yeni şeyler öğrendiğini söyledi. Bir diğer beyaz izleyici, tam da filmin derdine tercüman olacak şekilde, sürekli devinen, habire değişen, büyük projelerin uygulandığı, insanların devasa makinaların gölgesi altında ezildiği bir şehri tasvir ettiğimizi düşündüğünü anlattı... Sonuçta, ırkçılığa varan sevimsiz yargılar üzerinden de olsa, seyircinin seyirciyle tartıştığı verimli bir alışveriş yaşandı; izleme süreci birtakım tepkileri kışkırtan bir deneyime dönüştü. Ki herhalde bir filmin başına gelebilecek en hoş şeylerden biridir bu. Ses miksajını yapan Cyrille'in sonradan dediği gibi, "Bu türden tepkiler alması, bunun turistik bir film olmadığının göstergesi" midir gerçekten, yoksa bizim yaşadığımız şehre özel bir garezimiz mi var, işte böyle bir kafa karışıklığıyla döndük memlekete... Ki bir de ne görelim: Sulukule'den Altınşehir'e varana kadar İstanbullu yoksulların payına, dozerler ve gaz bombaları düşmemiş mi yine! Haber görüntülerine bakılırsa ortalık tam bir savaş alanına dönmüş. Bu sahneler Türkler arasında geçiyor olamazdı, hayır. Robokop kılıklı polisin Türk olduğuna kuşku yok da, sakın ola gaz yiyenler YABANCI olmasın?! Her halükarda, Lille/Rubaix deneyimi bir hayli öğretici oldu, her bakımdan. Teşekkürler Mehmet, teşekkürler Nadia! 15 Mayıs 2009
|







