E-posta listemize katılarak dergimizdeki yeniliklerden haberdar olabilirsiniz


Yurttan Sesler

Türkiye'nin Ünlüler Treni

Anımsama Defteri

Müslüm Baba Marx'ın Kapitalini Öğretiyor

Kültürel haklar bireysel mı? PDF Yazdır e-Posta


Sibel ÖZBUDUN

"Bizi kamyona doldurdular
Tüfekli iki erin nezaretinde
Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular
Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar
Tarihöncesi köpekler havlıyordu..."[1]

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, özellikle Kürt sorunu söz konusu olduğunda, "entelektüel birikimini" konuşturmayı, belli ki, seviyor. Öyle anlaşılıyor ki, "kültürel haklar" konusunda epey kafa da yormuş. Hatırlayacaksınız, en son bir gazeteciye şöyle demişti:

"TSK olarak bizim tutumumuz çok açık. Kültürel özgürlüklere evet. Bireysel kalmak şartıyla. Devlet kültürel özgürlüklerin önünü açabilir. Bunun dışında, yok toplumsal haklar vesaire gibi düşüncelerin biz yanında değiliz. Bizim için önemli olan Türkiye Cumhuriyeti'nin iki niteliğidir. Biri ulus devlet, ikincisi üniter devlet. Biz ne ulus-devletin çivisini oynatma konusunda tavır alırız ne de üniter devletin. Ama elbette kültürel farklılıklara da saygılı olduğumuzu ifade ettik. Onlara da saygılıyız. Ancak bunu siyasi alanlara taşımak, toplumsal haklara taşımanın ulus devlet yapımıza zarar vereceğini düşünüyoruz."[2]

İlker Başbuğ, yine hatırlanacaktır, Nisan ayı ortalarında, Harp Akademileri'nde yaptığı bir konuşmada konuyu daha ayrıntılı bir tarzda getirmişti gündeme. "Türkiyelilik" tanımının kimi çevrelerde öfori yarattığı bu konuşmada da kültürel hakların bireysel olduğunun altını özenle çizmişti:

"İkincil kimlikler ancak ikincil kültürel kimlik şeklinde bireysel seviyede yaşanabilir, geliştirilebilir ve korunabilir. Bunu kültürel bir zenginlik olarak görüyoruz. Bireysel özgürlüklerin sınırının, azınlık ve grup hakları ile kesişmesine, yeni azınlıklar ve üst-kimlikler yaratılmasına izin veremeyiz. Tarihsel hafızamız, ulusumuzun mutlu ve müreffeh geleceği ve anayasal düzenimizin korunması bunu gerektirmektedir.

- İkincil kültürel kimliklerin anayasal ve yasal çerçevede tanınması - ki bu grup hakkı olarak tanınması - anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, ulus-devlet ve üniter-devlet yapısı içinde bu mümkün değildir.

Devlet, ulus-devletin güçlendirilmesi amacıyla, aldığı tedbirlerle ve bütün söylemleriyle vatandaşlarını, daha müreffeh, daha özgür ve daha mutlu bir hayata sahip olabileceklerine inandırmalıdır.

Bu açıdan devletimiz, tüm yurttaşlarına olduğu gibi özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşamakta olan Kürt ve Zaza kökenli vatandaşlarımıza ‘daha müreffeh bir yaşam', ‘fırsat eşitliğinden daha fazla yararlanabilme' ve ‘kendilerini her alanda geliştirebilme' imkânlarını sağlamak zorundadır. Ayrıca, bu yurttaşlarımızın ‘mağduriyete uğradıkları şeklindeki algılarının' düzeltilmesi ve değiştirilmesi gerekmektedir. Bu, devletin asli görevidir."[3]

Arşivlere gittiğinizde, Başbuğ'un bu tutumunun yeni olmadığını, Genelkurmay İkinci Başkanlığı sırasında da aynı konuları terennüm ettiğini görüyorsunuz:

"Azınlık hakları bireysel haklar olup, bu hakların ilgi alanı kültürel alandır. Diğer bir deyişle, azınlık haklarını grup haklarına dönüştürmek ve ilgi alanını siyasal alana yaymak, konuya ilişkin uluslararası kabul edilen görüşlere uygun değildir. (...) Kendilerini azınlık olarak düşünmeyen bireylerin, azınlık olduklarının açıkça söylenmesini veya ima edilmesini tasvip etmiyoruz ve düşündürücü buluyoruz. Düzenlemelerin kültürel alanda kalması ve üniter yapının zedelenmesine yol açılmaması koşuluyla, Türkiye Cumhuriyeti ilgili uyum yasaları ile Türkiye'deki kültürel zenginliğin yaşaması için gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmiştir ve uygulamalar devam etmektedir."[4]

Kuşkusuz, "Biz ‘Kart-Kurt-Kürt'çüleri, ‘Kürt' denilince eli tabancasına gidenleri gördük," diye bir Polyanna'cılığa soyunmak da mümkün... Ama çözümleyici değil...

O zaman gelin, Genelkurmay Başkanı'nın "kimliksel açılımları" gerçekte ne anlama geliyor ve bunların sınırları nelerdir, ona bir göz atalım:

- Kültürel kimlik ve haklar diye bir "şey"in varlığını kabul ediyoruz.

- Ne ki, bu ancak bireysel olarak tasarruf edilebilecek bir "şey"dir.

- Bu "şey"in siyasallaş(tırıl)ması ve/veya yasal/Anayasal düzeyde kayda geçirilmesi, bir "azınlık" ya da "grup hakları" kategorisi yaratmak olur ki, bu "üniter ulus devlet" anlayışına terstir ve TSK buna kesinlikle karşıdır.

Bir başka deyişle, Genelkurmay Başkanı'na göre Kürtlerin evlerinde, hatta sokakta Kürtçe konuşmasında, Kürtçe müzik dinlemesinde, Kürtçe kurslar açılmasında, Kürtçe gazete-kitap basılmasında bir mahzur yoktur. Her bir Kürt bireyi, "bireysel olarak" bu "kültürel hak"lardan yararlanabilir. Hatta bu durumun diğer "kültürel" gruplara (Lazlar, Çerkezler, Araplar, Boşnaklar vb.) genişlemesi de -yine bireysel düzlemde kalmak kaydıyla ve kerhen de olsa- kabul edilebilir. Ancak bunların bir "hak" olarak Anayasal (hatta yasal?) düzlemde tescili kabul edilemez?

Bir başka deyişle, devletin farklı kültürel arkaplânlara sahip yurttaşlarıyla ilişkisi, Anayasal (hatta "yasal" diyor Genelkurmay Başkanı) bir düzleme taşınmaksızın, göz yummalar, içtihatlar, yargı kararları, fiilî durumlar çerçevesinde "idare edilebilir"; nihaî hedefin, onları " ‘daha müreffeh bir yaşam', ‘fırsat eşitliğinden daha fazla yararlanabilme' ve ‘kendilerini her alanda geliştirebilme' imkânları" sağlayarak asimile etmek olduğu bir an bile unutulmaksızın...

Genelkurmay Başkanı'nın "kültür" algısının bir hayli "light" olduğu anlaşılıyor; sinema-tiyatro, dergi, kitap, müzik, dans, folklor, belki biraz dil ve eğitim... İşte o kadar. "Hain emelli"lerin elinde siyasallaşabilecek, bu nedenle de sürekli teyakkuz durumunda bulunulması gereken, ancak kendi hâllerine bırakıldığında, "masum" konular. Ne bileyim, bu hâliyle alay komutanının diyelim ki Diyarbakır'ın "düşman işgali"nden kurtuluş törenleri sırasında "govend"e katılmasında hiçbir sakınca yok...

Herhangi bir sıradan yurttaşın "kültür" algısıyla örtüşen bir algı bu... Ne var ki, yapısal ilişkiler ve onların dayanağını oluşturan hukuk ilkeleri sıradan yurttaş algısı üzerine bina edilemez.

Yine de, Genelkurmay Başkanı'nın söylemi, aslında "münferit" değil. Şaşırtıcı gelebilir, ama bu söylemin, gerek AB, gerekse BM çerçevesinde "kültürel hak"ka ilişkin olarak kabul edilmiş onlarca kararın "ruhu"nu biraz zorlamalı da olsa, yansıttığını söyleyebiliriz...

Birleşmiş Milletler Örgütü'nün, günümüzde yaşadığı en büyük çelişki nedir diye soracak olursanız, kaynak sıkıntısı, BM Barış Gücü'ne bağlı askerlerin suiistimalleri vb.ni boş verip, yanılıp şaşıp bir tarihte almış olduğu ve bir türlü çuvala sığdıramadığı "Halkların kendi kaderini tayin hakkı"na ilişkin kararı olduğunu söyleyebilirim. Bilindiği üzere, bu hak, hem Uluslar arası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi'nin (UESKHS), hem de Uluslar arası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nin (USSHS) birinci maddesinde teyit edilmektedir.[5] Ve ilişkin BM literatüründe, (çoğunluğu UESKHS'de belirtilen) ekonomik ve sosyal ve (gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde -27. Madde- gerekse UESKHS'de -15. Madde[6] - son derece muhtasar olarak geçen, ancak "Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi[7], Uluslararası Kültürel İşbirliği UNESCO ilkeleri,[8] BM Kalkınma Hakkı Bildirgesi, Kültürel Politikalar Mexico City Bildirgesi,[9] ve son olarak da, 2007'de onaylanarak yürürlüğe giren BM Yerli Halkların Hakları Bildirgesi'nde içeriği doldurulan) "kültürel haklar"a dayanak oluşturmaktadır.

"Halkların kendi kaderini tayin hakkı" hiç kuşku yok ki, tanımı gereği, bireysel olarak gerçekleştirilmesi mümkün olmayan, "kolektif" bir haktır. Ve bu durum, BM'nin büyük paydaşlarını, Kuzey'in kapitalist ülkelerini fazlasıyla tedirgin etmektedir. Aslına bakılırsa, "halkların kendi kaderini tayin hakkı", sömürgeciliğin tasfiyesi sürecini yönetecek bir eksen ilke olarak kabul edilmiş, ancak, ulus-altı birimler (etnik grup ve milliyetler) tarafından sahiplenildikçe, yeryüzünün XX. yüzyılın ikinci yarısında dönüştüğü "ulus-devletler" coğrafyası için giderek bir sıkıntı kaynağı hâline gelmiştir. Robbins ve Stamatopoulo'nun deyişiyle:

"Kendi kaderini tayin hakkına 1948'de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde değinilmemişti. 1948'i yazanların bir çoğu sömürgeci güçlerdi, ve böylesi bir hakkı tanımaya gönüllü olmamalarında şaşırtıcı bir yan yoktu. Kendi kaderini tayin ilk kez bir hak olarak 1966'daki Uluslar arası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nde kabul edildi. Tabii 1966'ya gelindiğinde sömürgelerin tasfiyesi süreci devletlerin listesine artan sayıda eski sömürgeyi eklemekteydi ve bu nedenle kendi kaderini tayine kulak vermek daha kolaydı. Soğuk Savaş'ın ardından, tabii yeni bir ulusal bağımsızlık ilanları dalgası yaşandı. Ama günümüzde kendi kaderini tayin adına ne olup bitiyor? İki özgül örnek, Filistin ve Batı Sahra dışında kendi kaderini tayin, uluslar arası ölçekte tüm meşru hak sahiplerine çoktan tanınmış bir hak olarak görülmekte. Mevcut ulus-devletlerce egemenliğe tercüme edilmemişse, o zaman böyle bir hak yoktur. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslar arası Af Örgütü gibi gruplar kendi kaderini tayine ilişkin konulara değinmezler.

Bu uzlaşının zemini yasal değildir. Kendi kaderini tayin hakkının mevcut devletler içerisindeki, hatta kimi zaman birden fazla devletin sınırları dahilinde yaşayan ve siyasal egemenlikleri tanınmamış gruplara neden uygulanamayacağı sorusunun sözcüğün kesin anlamıyla yasal bir yanıtı yoktur. Yasanın kendisi kendi kaderini tayin hakkının uygun taşıyıcısı grubun boyutları ya da doğasını tanımlamaz. Ama devletler içerisindeki gruplara uygulanırsa, tabii ki bizzat devletlerin kendi kaderini tayin hakkını ilga edecektir. Bu bakımdan, tutarsız bir haktır. Ve olasılıkla, böyle de kalacaktır. Kuruluşları ne denli yakın ve keyfî olursa olsun, mevcut devletlerin ‘yerli', ‘azınlık' ya da ‘halk' gibi terimleri tanımlama projesine bu denli direnmesine şaşmamalı - yine de devletler ilişkin sorunlarla kesin bir tanım olmaksızın baş etme konusunda en azından bir istek gösterdikleri de eklenmeli. Bu kolektivitelerden herhangi birini tanımlamak, kendi kaderini tayin hakkını ve egemenlik iddiasını ona yaygınlaştırmak anlamına gelir."[10]

Sıkıntıyı aşmanın bir yolu, "halklar" tanımını, kültürel azınlıkları dışta bırakacak şekilde "devlet sahibi uluslar" ve devlet sahibi olmaya aday sömürge halkları ile sınırlandırmaktır- ki BM belgelerinden bazılarında bu ima edilir. Bu hesapla, gerçekten de yeryüzünde meşru olarak "kendi kaderini tayin hakkı"ndan yararlanmamış halk yoktur. Bundan böyle bu yöndeki talepler ise, "devletlerin egemenlik haklarıyla çelişecekleri için", "gayrımeşru" sayılacaktır. Aristo mantığının suistimali...

 Daha etkin bir yol ise, "halkların kendi kaderlerini tayin hakkı"nı, "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi"nde belirtilen temel hakların gerçeklenmesinin bir önkoşula indirgemek ve yalnızca bu olarak sunmak, bir başka deyişle, Bildirgenin "birey(sel)ci ve liberal" ruhuna taalluk etmektir.

"Geniş çapta azınlık hakları olarak bilinen hakların çoğu gerçekte, ifade özgürlüğü ve ayrımcılığa uğramama gibi temel insan hakları standartlarının doğrudan uygulanmasından başka bir şey değildir. Bunun anlamı şudur: dil hakları kolektif haklar değildir; ‘üçüncü kuşak' haklar ya da muğlâk, uygulanamaz haklar değildir. Azınlıkların dil hakları, genel olarak, uluslararası hukukun geniş ölçüde kabul ettiği, yerleşik ve temel insan haklarının ayrılmaz bir parçasıdır; tıpkı kadın ve çocuk haklarında olduğu gibi. (...) Azınlık haklarının veya dil haklarının yeni kuşak haklardan olduğu ya da bu hakların, doğası gereği kolektif haklar olduğu şeklinde sıkça yapılan bir yanlış var. Bu, hem talihsiz hem de yanlış bir algılamadır: talihsizdir çünkü, dil haklarını ‘gerçek' insan haklarından daha az önemseme eğilimi taşır; yanlıştır, çünkü bu hakların asıl kaynaklarını anlamaktan uzaktır. Basit bir şekilde söylemek gerekirse, bugün dil hakları olarak anılan hakların hepsi değilse de çoğu, genel insan hakları standartlarından, özellikle de, ayrımcılığa uğramama hakkı; ifade özgürlüğü hakkı; özel yaşam hakkı; dilsel bir azınlığa mensup kişilerin, grubunun diğer üyeleriyle ilişkilerinde kendi dillerini kullanma hakkından doğan haklardır. Bütün bu haklar, uluslararası hukukun genel olarak tanımış olduğu ‘otantik', bireysel insan haklarıdır," diyor örneğin Murdoch Üniversitesi'nden (Avustralya) Fernand de Varennes. [11]

"Halkların kendi kaderlerini tayin hakkı" bir "bireysel hak"ka indirgendiğinde, ondan kaynaklanan ve (doğaları gereği ancak kolektif olarak uygulanabilecek) tüm haklar da "bireysel haklar"a irca edilebilmektedir. Böylelikle, BM bildirgelerinin kaleme alınışında özellikle örgüt içerisinde neo-liberal söylemlerin hâkim hâle geldiği 1990'lı yıllarda belirginleşen bir dil değişikliği ortaya çıkar. Örneğin, BM Genel Kurulu'nun 18 Aralık 1992'de kabul ettiği 47/135 sayılı karar, "Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup KİŞİLERİN Hakları Bildirgesi"dir; grupların, kolektivitelerin değil... Böylelikle BM, hak sahibi olanların kişiler/bireyler olduğunu yanlış anlaşılmaya yer vermeyecek bir dille anlatmaktadır...

AB de bu eğilime ayak uydurmakta gecikmez; 1995'te imzalanan Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Anlaşması'nda da hak sahiplerinin azınlık grupları yani kolektiviteler değil, "azınlık gruplarına mensup kişiler" olduğunun altı özenle çizilmekte ve ulusal azınlıkların korunmasının, "insan haklarının uluslar arası korunmasının ayrılmaz bir parçası" olduğu vurgulanmaktadır (madde 1).

Oysa "kendi kaderini tayin" ve bundan kaynaklanan iktisadi, siyasal ve kültürel hakların çoğu doğası gereği kolektif bir nitelik taşımaktadırlar. Örneğin "grev hakkı" ancak pratikte bir işçi kolektivitesinin toplu edimi, kuramda ise sınıfsal bir hak olduğunda anlamlı olur, yani "hak" özelliğini yüklenir. Kişilerin birey olarak grev yapmasının hiçbir anlam ya da yaptırımı yoktur. "Grev hakkı"nın bireysel bir hak olarak sunulması, grev kırıcılığını meşrulaştırmanın ve yasal güvence altına almanın öteki adı olabilir ancak.

Nasıl ki, ekonomik ve sosyal haklar ancak iktisadi ve toplumsal kolektivitelerin, bir başka deyişle sınıfların hakkı olarak anlaşıldıklarında anlamlıysa,[12] "kültürel haklar" da ancak kültürel grupların hakları olarak kavramsallaştırıldıklarında bir anlam ifade edebilecektir. [13] Çünkü kültür, tanımı gereği, kolektiviteye ait bir "şey"dir (UNESCO'nun diliyle "yaratıcı faaliyetlerde bir araya gelip işbirliği yapan bireylerden kaynaklanan toplumsal bir görüngü"dür[14]); bireyle başlayıp onunla sona ermediği gibi, "bireysel kültürel haklar"dan söz etmek bir oxymoron'dur sadece. Bir başka deyişle, kültürel görüngülerin yaratıcısı, taşıyıcısı, aktarıcısı kolektivitelerdir; kültürel pratikler de büyük ölçüde kolektif katılım gerektiren toplumsal edimlerdir: bir dili konuşmak için birden fazla kişi gerekir; bir töreni gerçekleştirmek, oyun oynamak, avlanmak, giyinmek, konut inşa etmek, üretim yapmak, masal anlatmak için de öyle...

Öte yandan, kültürel hakları bireysel haklar olarak tanımlayan anlayış, kültürü dil (ve kısmen sanat-edebiyat, giderek folklor) ile sınırlı olarak algılamakta, onun geçim faaliyetleri ve yaşam tarzı ile bağlantılarını kaçırmaktadır. Oysa en genel tanımıyla kültür, uzun süre birlikte yaşayan ve geçimini birlikte sürdüren bir kolektivitenin deneyim ortaklıkları bağlamında geliştirdiği ortak anlamlandırma çerçeveleridir. "Kültürel haklar" ise, "bu" faaliyet, yaşam tarzı ve anlam çerçevelerini sürdürme ya da değiştirme konusunda bizatihî grubun karar verme yetkisinden başka bir şeye gönderme yapamaz.

Örnekleyeyim: Türkiye'de Osmanlı'dan bu yana zorunlu iskan politikaları uygulanır. Güvenlik, çatışmalar, fizibilite, ya da örneğin baraj vb. inşaatı nedeniyle köyler göçertilir, halklar sürülür, göçerler yerleşik yaşama zorlanır, yaşam koşullarında, geçim örüntülerinde dramatik değişiklikler gerçekleştirilir; örneğin hayvancılıktan tarıma geçmeleri öngörülür, ormanları yakılır, topraklarında monokültür uygulamasına başlanır, vb. vb. Bunlar yapılırken, hedef toplulukların fikrini almak kimsenin aklına gelmez. En yüksek mülki amirin tebligatı ve jandarma dipçiği, yeterli sayılır.

Ya da örneğin yukarılarda "tarımsal verimliliği arttırıp nüfusu azaltacak önlemler" konusunda karar alınır. Kırsal, geçim temellerini yitirerek iç göç zorunluluğuyla baş başa kalır. Köy terk edilir, inşaat işçileri, bakkal çırakları ve işportacılara dönüşmüş eski çiftçiler kent varoşların doldurur. Yine kendilerine bir şey soran olmamıştır... Bunlar olurken bir kültürel dağarcık kimse farkında olmadan yok olur gider... Egemenlerin madunların geçim, yaşam ve düşünme örüntülerini sürekli olarak yeniden biçimlendirme üzerindeki sorgusuz tekeli, kendi başına vahim bir kültürel hakların ihlâlidir - diğer ihlâllerin yanı sıra...

Oysa kolektif hakların olmazsa olmaz bileşeni, toplulukların kendi yaşamlarını, yazgılarını etkileyecek kararlara katılması, yaşam tarzlarını, geçim örüntülerini değiştirip değiştirmeyecekleri, nasıl, ne ölçüde ve ne yönde değiştireceklerine ilişkin kararlarda söz hakkının bulunmasıdır. Bu sınıfsal olduğu kadar yerel, etnik, dilsel... kolektiviteler için de aslîdir. Burada devletin görevi, (kolektivitelerin eşitsiz güç ilişkileri üzerine kurulduğu bilgisinden hareketle) kolektivitenin mensupları üzerinde bir baskı aracına dönüşmemesini, bireylerin kolektiviteye dahil (ve ona müdahil) olma ya da ayrılma haklarını güvence altına almak ve kolektiviteye genel refahtan yararlanma olanaklarını sunmaktır.

Hiç kuşku yok ki, kendini bir kolektivite olarak gören (kimliğin başka -"nesnel"- bir ölçütü yoktur çünkü) insanların ölçeği, değişkendir. Bir köy ya da aşiretten, milyonlarca kişiyi kapsayan bir dinsel ya da dilsel gruba, yani yerelden ulus-devlete, hatta birden fazla ulus devleti kapsayan bir bölgeye dek uzanabilmektedir bu ölçek. Ancak ölçek genişliği, nasıl yaşamak istediklerine dair karar haklarını ilganın vesilesini oluşturamaz; yalnızca karar alma mekanizmaları daha karmaşıklaşabilir, karar süreçlerine dahil olan etkenlerin sayısı artabilir. Ancak aslolan, kolektivite ya da halkların, nasıl yaşamak istediklerine dair karar hakkını, nihaî olarak ellerinde tutmalarıdır.

Şu hâlde kültürel haklar üzerinde düşündüğümüz ya da konuştuğumuzda aklımızdan çıkartmamamız gereken üç nokta var:

  1. Kültürel haklar, iktisadî ve toplumsal haklardan ayrı düşünülemezler;
  2. Bireylere değil, kolektivitelere taalluk ederler;
  3. Kolektivitenin kendi yazgısını tayin hakkına içkin, dolayısıyla da doğası gereği siyasaldırlar.

Bu ilkelerin kabulü, hiç kuşku yok ki, "ulus-devlet" formu üzerinde yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Belki de, "ulus"u, her türlü duygusal yükten ve kimlik damgasından arınmış, yalnızca toplumsal gereksinimleri karşılamaya yönelik nötr -ve nihaî tahlilde sönümlenmeye mahkûm- bir örgütlenme/aygıt/idarî organ olarak biçimlendirilmiş, denetiminde olmanın dönüşümlü olduğu ve hiçbir bireye artı bir -maddî ya da manevî- çıkar sağlamadığı bir "devlet"e yurttaşlık bağlarıyla bağlı, serbestçe dahil olup çıkabilecekleri kolektiviteleri de ihtiva eden, özyönetime dayalı bir "toplumsallık" olarak tahayyül etmek, daha sağlıklı bir düşünce tarzı... Ama böylesi bir tahayyülün, her şeyden önce mevcut iktidar yapılarının köklü bir biçimde değiştirilmesi gerektiğini gözden kaçırmadan...

13 Haziran 2009 11:04:42, Ankara.

N O T L A R

[1]  Cemal Süreya.

[2] "Başbuğ da ‘Fırsat Var' Diyenlere Katıldı", Radikal, 6 Haziran 2009.

[3]  Star, 17 Nisan 2009, http://www.stargazete.com/politika/genelkurmaydan-turkiyelilik-duzeltmesi-haber-182509.htm

[4] Murat Yetkin, "Birey Hakkı-Grup Hakkı", Radikal, 3 Kasım 2004.

[5] "Bütün halklar kendi kaderini tayin hakkına sahiptir. Bu hak sayesinde siyasal statülerini özgürce belirleyebilir ve özgürce iktisadi, toplumsal, siyasal gelişmelerini gerçekleştirebilirler."

[6] Bu iki sözleşmede kültürel haklar konusuna oldukça sınırlı bir çerçevede değinilir: "kültürel yaşama katılmak", "bilimsel ilerlemenin sonuçlarından yararlanmak", "telif haklarının koruma altına alınması", "devletlerin bilim ve kültürün gelişim ve yayılması için atmaları gereken adımlar"dan ibarettir.

[7] Bu sözleşmenin 2. Maddesi bir halkın kültürünün kasıtlı olarak tahrip edilmesinin yasaklanmasına ilişkindir.

[8] Madde 1: "Her kültür saygı gösterilmesi ve korunması gereken bir saygınlık ve değere sahiptir; Her halk kültürünü geliştirme hak ve ödeviyle yükümlüdür; zengin çeşitlilik ve farklılıkları ve birbirleriyle etkileşimleri içerisinde, kültürler tüm insanlığın ortak mirasına dahildir."

[9] 2. İlke: "Kültürel kimliğin doğrulanması... halkların kurtuluşuna katkıda bulunur. Tersine, her türlü tahakküm biçimi, bu kimliğin inkârı ya da ihlâline yol açar."

[10] Bruce Robbins ve Elsa Stamatopoulou, "Reflections on Culture and Cultural Rights", South Atlantic Quarterly 2004 103(2-3).

[11] F. de Varennes, "İnsan Haklarının Ayrılmaz Bir Parçası Olarak Dil Hakları" http://www.zincirlikuyu.net/ modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=609

[12] "Hak nosyonunun sosyal (ya da kolektif - b.n.) içerik kazanması herhangi bir hak kategorisinden kaynaklanan taleplerin toplum adına serbest piyasa düzenine ve ücret sistemine müdahale edebildiği noktada başlar." (Ali Murat Özdemir, "Kolektif Hak Kavramı ve Emeğin Hukuku", Çalışma ve Toplum, 2006/2, s. 50.

[13] Nitekim, Belém'de düzenlenen 2009 Dünya Sosyal Forumu, "kolektif haklar" sorununu gündemine almış ve bu konuda bir bildiri yayınlamıştır. "Kendini özdeşleştirdiği topluluk uygun tarzda tanınmadıkça kimsenin bireysel haklarını tam olarak hayata geçiremeyeceğinin vurgulandığı" bildiride kolektif hakların gerçeklenmesinin iktidar yapılarında köklü değişiklikleri gerektirdiği teslim ediliyor. ("Respect for the collective rights of peoples: one of the cornerstones of another possible world", http://autodeterminaciofsm2009. wordpress .com/ manifest/english/)

[14] "Recommendation on Participation by the People at Large in Cultural Life and their Contribution to It", UNESCO Tavsiye Kararı, Nairobi Toplantısı, 19. oturum, 26 Kasım 1976.

 

 

Mavi Defter'den Rastgele

Öteki TarihRecep Maraşlı'nın ‘Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı' eseri bir Tarih Felsefesi olarak okunmalı!

Sait ÇETİNOĞLU Recep Maraşlının, 'Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı' adlı çalışması, sadece Osmanlı coğrafyasında Ermeni halkına...
devamı...

Öteki Tarih19 Mayıs/Tarihin İktidara Yedeklenmesi

20’li yılların başındaki İmparatorluktan Cumhuriyete geçişte, eskiden de var olan, kendine ait bir devlete sahip olmaya ve onu idare etmeye alışkın olan askeri yönetici elit sınıf...
devamı...

AkademiaJeopolitik bir eleman olarak "din"

Ataman AKSÖYEK Din'in, "bu dünyada niye varım", "var olmamın dışında başka bir gerçek var mı" ve "ölümden sonra ne olacak" sorularına cevap aramakta olduğu kabul...
devamı...

AkademiaFelsefe ve mutluluğun savunusu

Coşkun MUSLUK - Fatih Yaşlı, yakın zamanda satışa çıkan "Hayatın Olumlanması Olarak Felsefe: Nietzsche ve Marx" isimli kitabında Nietzsche ve Marx'ın yaşamın savunusu...
devamı...