E-posta listemize katılarak dergimizdeki yeniliklerden haberdar olabilirsiniz


Yurttan Sesler

Türkiye'nin Ünlüler Treni

Anımsama Defteri

Müslüm Baba Marx'ın Kapitalini Öğretiyor

Kurmaca yaşamlar, belgesel dünyalar PDF Yazdır e-Posta


Necati SÖNMEZ

 

Son Adana Altın Koza Film Festivali, sinemamızda bir tabunun kırılmasına vesile oldu. Öyle böyle değil, sahiden devrim gibi bir şey: Yarışma bölümüne kabul edilmesi yapımcılarımızı hayli huzursuz eden "İki Dil Bir Bavul", sadece yarışmakla kalmadı, öteki filmlere fark atarak festivalin en büyük ödüllerine de ortak oluverdi. Bir belgeselin kurmaca filmlerle aynı terazide tartılmasına şiddetle karşı çıkan sinemacıların korktuğu bu muydu, kestirmek zor; ama iki genç belgeselcinin üç yılını vererek tamamladığı, izleyen herkesin gönlünü kazanan bir film, durması gereken yerde durmadı ve kurmaca filmlerin klimalı VIP salonuna dalıverdi işte.

Aslında, bu gelişmenin işareti bir süredir görülüyordu. İstanbul Film Festivali'nde bir yarı-belgeselin ("Köprüdekiler"; ki Adana'da da birinciliği bir ‘belgesel uyarlaması' olan "11'e 10 Kala" ile paylaştı) yarışmaya katılıp üstüne üstlük ödül almasına kimse itiraz edememişti. İyi de bu kez Adana gibi yıllarca Yeşilçam'ın gözbebeği olmuş bir festivalde, her şeyiyle basbayağı belgesel olan bir filmin ne işi vardı?.. Yok artık, bu kadarı fazlaydı! Gerçi festivalcilerimizin yerli versiyonlarını yaratma hedefinden bir türlü vazgeçemediği Cannes gibi yerlerde, bırakın belgeseli, animasyon-belgesel gibi (bkz. "Beşirle Vals") melez türde filmler bile yarışmaya alınıyordu alınmasına; fakat burası Türkiye'ydi ve Türkiye'de belgeselin yeri belliydi.

Ne ki, olan oldu bir kere. Belgeselin iyisi ile kurmacanın iyisi arasında sinema değeri yönünden hiç bir fark olmadığı ve iki tür arasında sanıldığı gibi ne bir uçurum ne de gerilim telleri bulunduğu, hem seyirci hem de jüri katında kabul görmüş oldu. Bakarsınız, bundan böyle -yapımcısı, yönetmeni, eleştirmeniyle- sinemacılarımızın belgesele bakışı bir nebze değişir; öyle bir bakış yoksa bile, belgesele dönüp bakılmaya başlanır. Belgesellere yasak geldiğinde (bkz. "Dersim 38"), onların da itirazını duyarız belki. Bir belgesel filmi yasaklamanın en az bir kurmaca filmi sansürlemek kadar vahim, herhangi bir temel hak ihlali kadar tepki duyulacak bir şey olduğunu kavrayıveririz belki hep beraber.

Adana'dan sonra, ola ki belgeseller festivallere çerez olmaktan kurtulur; belgeselcinin bir sonraki projesinin kaderi, eli sıkı jürilerin gönlünden kopacak üç kuruşluk ödüllere bağlı kalmaz. Devletin TV kanalı yarışma kisvesi altında filmlerin bilmem kaç yıllık yayın haklarını üç paraya kapatma kurnazlığına başvurmaz, özel kanallar belgeselcilerin filmlerini yayımlayarak onları onore ettiklerini düşünecek kadar pişkinleşmezler belki. Sonra, Cannes'a, Berlin'e filmimiz gittiği zaman nasıl seviniyorsak, önemli bir belgesel festivaline Türkiye'den film katıldığında da benzer bir kıvanç duyarız; hiç değilse gazetelerimizde iki satır haber yaparız belki. Hem bakarsınız, Türkiye'de belgesel ne şartlarda yapılıyor, birileri bunu da tartışmaya başlar ucundan kıyısından.

Ama bunlar bir yana, umarız Türkiye sinemasının belgesele aslında neden hava ve su kadar ihtiyacı olduğunu düşünmek için de bir fırsat olur bu gelişme.

 

Neden belgesel?

Avrupa'nın en saygın "commissioning editor"lerinden, Finlandiya devlet televizyonu YLE 2'nin belgesel sorumlusu Iikka Vehkalahti, kısa bir süre önce Documentarist kapsamında verdiği sinema dersine, belgeselin dünyaya bakışı ile sözgelimi, medyanın bakışı arasındaki farkı gösteren çarpıcı bir gözlemini anlatarak başlamıştı:

"Geçen yaz Mayıs ayında Yeni Delhi'deydim. Pazar günüydü, hava anormal derecede sıcaktı, 45 derece kadardı. Öyle ki, gazeteler ertesi gün bunu birinci sayfa haberi yaptı. Şöyle diyordu gazete başlıkları: ‘Sıcaklar, Yeni Delhilileri klimalı odalarına hapsetti!' Doğru söze ne denir? Elbette böyle havalarda yapılacak en iyi şey, gününü klimalı bir odada geçirmekti, ki ben de öyle yaptım. Fakat gerçek şu ki, Yeni Delhililerin %90'ının evinde klima yoktu. Klima bir yana, barakalarda yaşayan milyonlarca yoksul bir vantilatörden bile yoksundu..."

Tabii medya bu, kendi sınıfının gözlüğü ne kadarını gösteriyorsa, önündeki dünyayı o kadarcık görebilir ancak. Vehkalahti, yukarıdaki gazete başlığı örneğini, belgeselin hayatımızdaki yerini belirlemek açısından şöyle bağlıyordu:

"İşte medyanın göremediği bu gerçeklik, belgeselin alanıdır. Yani biz aslında belgeselin dünyasında yaşıyoruz."

Klimalı dünyaları anlatan çok film yapıldı, yapılıyor; asıl vantilatörsüz hayatların dünyasına bakan filmlere ihtiyacımız var. Onlara da en çok Yılmaz Güney ödülü yakışır.

16 Haziran 2009

 

 

Mavi Defter'den Rastgele

Yasak ElmaSimon de Beauvoir 100 yaşında: "Kadın doğulmaz, kadın olunur"

“Sartre’la karşılaştığım zaman, her şeyi kazandığıma inanmıştım. Onun yanında benim kendimi gerçekleştirmem başarısızlığa uğrayamazdı. Şimdi kendi kendime şunu...
devamı...

Latin AmerikaVenezuela sınır kontrol helikopteri kazasında 17 kişi hayatını kaybetti

Canan ATEŞ Venezuela'nın Kolombiya ile sınır eyaleti olan Tachira Eyaleti'nde sınır kontrolü yapan Venezuela ordusuna ait Rus yapımı helikopterin El Capote Tepesi'ne...
devamı...

Yasak ElmaBir sapıktan fazlası…

Kadına yönelik cinsel saldırılara ilk önce kadınların tepki vermesi normal, ancak erkekler bu meseleyi tartışmadığı, sesini yükseltmediği ve tepki vermediği sürece bir yanı hep eksik...
devamı...

Öteki Tarihİttihatçının gözünden hiçbir şey kaçmaz!

Sait ÇETİNOĞLU Yazarımız Sait Çetinoğlu, titiz araştırmacılığının sonucunda ortaya çıkardığı belgeleri Mavi Defter okurlarıyla paylaşmaya devam...
devamı...